Babası Hasan Âli Yücel'in görevleri aileyi Ankara'ya taşıdı. Genç Cumhuriyet'in başkenti, bozkırın ortasında inşa edilen, her şeyi yeni bir ülkenin sahnesiydi; Can'ın gençliği bu inşa hâlindeki şehirde geçti. Ankara Atatürk Lisesi'nde okudu. Lise sıraları, ona ömür boyu sürecek dostluklar kazandırdı; bunların en çarpıcısı, ileride dünyaca ünlü bir beyin cerrahı olacak Gazi Yaşargil ile kurduğu arkadaşlıktı. Bir tarafta şiirin, öbür tarafta bilimin yolunu tutacak iki gencin daha o yıllarda yan yana oturması, dönemin Ankara'sının nasıl bir kuşak yetiştirdiğinin küçük bir resmidir. Babasının 1938'de Maarif Vekili olmasıyla birlikte aile, Türkiye'nin eğitim ve kültür hayatının tam merkezine yerleşti. Köy Enstitüleri'nin, halkevlerinin, çeviri seferberliğinin konuşulduğu bir evde Can, ülkenin geleceğine dair büyük tartışmaların içinde büyüdü. Klasiklerin Türkçeye kazandırılması projesi, sofra sohbetlerinin doğal konusuydu. Ama Can, bir bakanın oğlu olmanın ağırlığını ve görünürlüğünü hiç sevmedi. Resmî törenler, protokol, ciddi yüzler onu sıkıyordu; o, espriyi, taklidi, kelime oyununu, otoriteyle alay etmeyi seviyordu. Daha lise çağında, etrafındakileri güldüren, lafı hiç sakınmayan, en ciddi anı bir nükteyle deviren bir genç olarak tanınıyordu. Klasik kültürle bu erken ve derin tanışıklık, ileride onun en güçlü silahı olacaktı. Latince ve Yunanca'ya, Batı edebiyatının köklerine duyduğu merak bu yıllarda filizlendi. Ankara, ona hem bir disiplin hem de o disipline karşı duyduğu sağlıklı bir isyanı miras bıraktı.