Can Yücel, 21 Ağustos 1926'da İstanbul'da dünyaya geldi. Genç Cumhuriyet henüz üç yaşındaydı; ülke, harf devriminin, okul seferberliğinin ve bir aydınlanma hamlesinin eşiğindeydi. Can'ın doğduğu ev, işte tam bu hamlenin kalbinde duruyordu. Babası Hasan Âli Yücel, Türk eğitim tarihinin en büyük isimlerinden biriydi. İleride yedi yıl boyunca Maarif Vekili — Millî Eğitim Bakanı — olarak görev yapacak, Köy Enstitüleri'nin kuruluşuna öncülük edecek, dünya klasiklerinin Türkçeye topluca çevrilmesini sağlayan o efsanevi Tercüme Bürosu'nu hayata geçirecekti. Yani küçük Can, çevirinin, kitabın ve klasiklerin bir devlet meselesi olduğu bir evde büyüdü. Ev, kitaplarla, müzikle ve sürekli konuşan, tartışan misafirlerle doluydu. Hasan Âli Yücel'in dostları arasında dönemin yazarları, şairleri, eğitimcileri vardı. Çocuk Can, daha okuma yazmayı söker sökmez kendini Homeros'un, Shakespeare'in, dünya edebiyatının dev isimlerinin gölgesinde buldu. Babasının kütüphanesi, onun ilk vatanıydı. Ama bu kibar, kültürlü, ağırbaşlı sarayın içinde, daha o yaşlardan tuhaf bir çocuk yetişiyordu: yaramaz, dilli, her şeyle dalga geçen, otoriteye burun kıvıran bir çocuk. Sonradan bütün Türkiye'nin tanıyacağı o muzip, sivri dilli, kuralları sevmeyen Can Yücel'in tohumları, işte bu çelişkide — bir kültür devletinin tam ortasında büyüyen asi bir çocukta — atılmıştı. Babasının adı ona hem bir miras hem bir yük oldu. Ömrü boyunca 'Hasan Âli Yücel'in oğlu' olarak anılmaktan rahatsızlık duydu; kendi sesini, kendi adını kurmak için adeta babasının devasa gölgesiyle güreşti. Şiirindeki o inatçı bağımsızlık, o hiçbir kalıba sığmama hâli, bir bakıma bu güreşin de ürünüydü.