
Can Yücel'in son yıllarına gırtlak kanseri gölge düşürdü. Sesiyle yaşamış, BBC'de mikrofona konuşmuş, sohbetiyle, kahkahasıyla, hazırcevaplığıyla tanınmış bir adam için bu hastalık ayrı bir acımasızlıktı. Ama o, hastalığını bile o bilinen mizahıyla karşıladı; sözünü, esprisini son ana kadar esirgemedi. 12 Ağustos 1999 gecesi, Can Yücel yaşamını yitirdi. Yetmiş üç yaşına bir hafta kala, doğum gününden hemen önce, çok sevdiği topraklarda hayata veda etti. Bütün Türkiye, en muzip, en muhalif, en sevilen şairlerinden birini kaybetmenin yasını tuttu. Cenazesi, kendi seçtiği yere — Datça'ya — uğurlandı. En çarpıcı ayrıntı, tabutunu ve uğurlamayı süsleyen çiçeklerdi: günebakanlar. Can Yücel, hep güneşe dönen, sarı, neşeli, gösterişsiz bu çiçeği çok severdi. Onu siyah bir matem yerine, bir tarla dolusu güneş çiçeğiyle yolcu ettiler. Bu, şairin hayata bakışına yakışan bir vedaydı. Datça İskele Mezarlığı'ndaki mezarı, kısa sürede bir 'türbe' gibi sahiplenildi. Yarımadaya gelenler, onun mezarını ziyaret etmeyi, başına bir çiçek bırakmayı, belki bir dizesini fısıldamayı bir gelenek hâline getirdi. Mezar taşı, devletin değil halkın armağan ettiği bir sevgiyle bezendi. Can Yücel öldü; ama 'ölmek' kelimesi onun için her zaman tartışmalıydı. Çünkü bir şair, dizeleri okundukça yaşar. Onun cenazesinden geriye kalan o günebakan görüntüsü bile, ölümün bir karanlık değil, bir başka mevsim olabileceğini söyler gibiydi.