

Can Yücel'in ölümünden sonra olan şey, pek az şairin başına gelir: zaman geçtikçe daha çok okundu, daha çok sevildi, daha çok genç tarafından sahiplenildi. O, bir 'klasik' raflarına kaldırılıp tozlanmadı; tam tersine, her yeni kuşakla birlikte yeniden gençleşti. 2000'lerin sonundan itibaren, internetin ve sosyal medyanın yükselişiyle Can Yücel adeta yeniden doğdu. Dizeleri, Türkiye'de en çok paylaşılan şiir alıntıları arasına girdi. Bir aşkın, bir ayrılığın, bir öfkenin, bir muzipliğin anlatımı için gençler hep onun satırlarına başvurdu. Kısa, vurucu, akılda kalan dizeleri, dijital çağın diline şaşırtıcı biçimde uydu. Bunun bir nedeni, Can Yücel'in dilinin zaten 'sokağın dili' olmasıydı. Argo, gündelik konuşma, muziplik, lafı esirgememek — bütün bunlar, sosyal medyanın da temel diliydi. Yıllar önce yazılmış şiirler, sanki bugünün gencinin ağzından çıkmış gibi taze duruyordu. Can Yücel, geleceğin diliyle konuşmuş bir şairdi. Ama bu popülerliğin bir gölgesi de oldu: internette dolaşan pek çok söz, yanlışlıkla Can Yücel'e mal edildi. Onun yazmadığı dizeler, onun imzasıyla paylaşıldı. Bu durum bile, aslında bir tür sevginin kanıtıdır — bir milletin söylemek istediği güzel, sivri, cesur her sözü, içgüdüsel olarak Can Yücel'e yakıştırması. Bugün Datça'daki mezarı, Can Yücel Kültür Merkezi, adını taşıyan sokaklar ve festivaller, onun anısını canlı tutuyor. Ama asıl anıtı taştan değil: gençlerin telefon ekranlarında, defter köşelerinde, sevgiliye yazılan mesajlarda yaşayan dizeleridir. Hayata 'rağmen' tutunmayı, gülerek başkaldırmayı, sevgiyi pervasızca söylemeyi öğreten bir şair olarak, Can Yücel hiç yaşlanmadı.