Barış Akarsu'nun gençlik yılları, müziğin onun hayatında yavaş yavaş her şeyin önüne geçtiği bir dönem oldu. Lise çağına geldiğinde, çocukken kurcaladığı enstrümanlar artık bir oyun değil, bir tutkuydu. Gitarı eline aldığında, sesini denediğinde, içinde bir yere ait olduğunu hissediyordu. O yıllarda dinlediği müzik, onun kimliğini şekillendirdi. Türk müziğinden Ruhi Su'nun, Cem Karaca'nın, Barış Manço'nun isyankâr, halkçı, derin sesleri onu etkiledi. Batı'dan ise Led Zeppelin, U2 gibi rock'ın büyük isimleri kulağına yerleşti. Bu iki dünya — Anadolu'nun türkülü, deyişli geleneği ile Batı rock'ının enerjisi — onun müzik anlayışının iki direği olacaktı. Akarsu, daha gençliğinde, kendini Anadolu rock geleneğinin içinde buldu. Amasra gibi küçük bir kasabada, müzisyen olmak kolay bir hayal değildi. Bir genç için orada müzikle geçinmenin yolu yoktu; sahne, dinleyici, fırsat hep başka şehirlerdeydi. Barış Akarsu da, içindeki bu tutkunun peşinden gitmek için, doğduğu kasabadan ayrılmayı göze almak zorunda kalacaktı. Genç Akarsu, sesine ve sazına güveniyordu; ama önünde uzun, belirsiz bir yol vardı. Müziği bir meslek hâline getirmek, sahnelerde çalmak, bir gün kendi şarkılarını söylemek istiyordu. Bunun için gurbete çıkması, barların kalabalığında, otellerin sahnelerinde yıllarca pişmesi gerekecekti. Amasra'nın deniz kıyısında başlayan hayal, şimdi onu kasabanın dışına, koca bir ülkenin yollarına çağırıyordu.