Barış Akarsu'nun çocukluğu, Amasra'nın deniz havasıyla, kalenin gölgesiyle, kasabanın o sakin ritmiyle geçti. İlkokula doğduğu kasabada, Fatih Sultan Mehmet İlkokulu'nda başladı. Karadeniz'in küçük bir kasabasında büyüyen pek çok çocuk gibi, onun da günleri okul, sokak oyunları ve deniz arasında bölünüyordu. Küçük yaşlardan itibaren içinde bir hareket, bir enerji vardı. Spor onun hayatının önemli bir parçası oldu. Yıllarca basketbol oynadı, karate çalıştı. Ama Amasra'nın bir çocuğu için en doğal uğraşlardan biri denizdi: lise yıllarında Amasra Yelken Kulübü'nde profesyonel anlamda yelken sporuyla ilgilendi. Rüzgârı, dalgaları, denizin değişken havasını tanıyarak büyüdü. Bu hareketli, dışa dönük çocuğun içinde, bir yandan da müziğe karşı erken yaşta uyanan bir merak vardı. Henüz okul çağındayken çeşitli enstrümanları kurcalamaya başladı: mızıka, flüt, klavye, gitar. Bir çalgıdan diğerine geçerek, kendi kendine, sezgisiyle öğrendi. Müzik onun için bir ders değil, bir oyun, bir keşif alanıydı. Amasra'nın deniz kıyısı, Barış Akarsu için en sevdiği mekândı. Arkadaşlarıyla birlikte sahile iner, gitar çalıp şarkı söylerlerdi. Akşamüstleri, dalgaların sesi eşliğinde söylenen şarkılar, onun ilk sahnesiydi aslında. Kasabanın çocuğu, daha o yıllarda, denizin önünde, arkadaşlarının arasında sesini bulmaya başlamıştı. İleride bütün Türkiye'nin tanıyacağı o gür ses, ilk olarak Amasra'nın kıyısında, çocukluğun masum kalabalığında çınlamıştı.