Piri Reis'in haritacılık tarihindeki en olağanüstü bağlantısı, bir esirle başlar. Anlatıya göre, Kemal Reis'in filosu 1501 dolaylarında bir İspanyol gemisi ele geçirdi ve esirler arasında, Kristof Kolomb'un Amerika seferlerinden üçüne katılmış bir denizci vardı. Bu esir, Atlantik'in ötesindeki yeni kıyılar hakkında ilk elden bilgi taşıyordu. Piri Reis, yıllar sonra 1513 haritasının üzerine düştüğü notlarda, haritasını çizerken Kolomb'a ait bir haritadan yararlandığını açıkça yazar. Bu, Avrupalı bir kâşifin haritasının bir Osmanlı denizcisinin eline geçtiğini gösteren çarpıcı bir kayıttır. Kolomb'un sözü edilen o haritası bugüne ulaşmamıştır; tarihçiler onu yalnızca Piri Reis'in haritası üzerinden tanır. Bu durum, Piri Reis'i çağının çoğu haritacısından ayıran şeyi gösterir: o, bilginin kaynağı ne olursa olsun — Müslüman, Hıristiyan, klasik ya da çağdaş — onu kullanmaktan çekinmiyordu. 16. yüzyıl başında bir Osmanlı haritacısının Avrupa kaynaklarını bu kadar açık biçimde harmanlaması olağandışıydı. Piri Reis, bilgiyi bir hazine gibi görüyor ve nereden gelirse gelsin değerlendiriyordu. Esirin anlattıkları ve Kolomb'un haritası, Piri Reis'in zihninde Atlantik'in öte yakasına dair bir resim oluşturdu. Henüz kimsenin tam olarak kavrayamadığı bu yeni dünya — Amerika kıyıları — onun için bir merak konusu, haritalanması gereken bir bilinmezdi. Bu yıllar, Piri Reis'in hayatında bir geçiş dönemiydi. Hâlâ aktif bir kaptandı, ama zihni giderek daha çok haritacılığa kayıyordu. Topladığı bilgileri, gördüğü kıyıları, ele geçirdiği kaynakları bir araya getirip büyük bir esere dönüştürme fikri olgunlaşıyordu. Birkaç yıl içinde bu fikir, tarihin en ünlü haritalarından birine dönüşecekti.