

1887 yılı, Osman Hamdi Bey'in arkeoloji kariyerinin doruk noktası oldu. O yıl, bugünkü Lübnan topraklarındaki Sayda'da (antik Sidon) önemli bir keşif yapıldığı haberi İstanbul'a ulaştı. Bir kuyu kazısı sırasında, yer altında oyulmuş kraliyet mezar odaları bulunmuştu. Osman Hamdi, gecikmeden Sayda'ya gitti ve kazıyı bizzat yönetti. Mezar odalarından çıkan eserler, arkeoloji dünyasını sarstı. Yer altındaki nekropolde bir dizi muhteşem lahit duruyordu. Bunların arasında en görkemlisi, sonradan 'İskender Lahdi' adıyla ünlenecek olan mermer eserdi. Lahdin dört yüzü, Büyük İskender'in savaş ve av sahnelerini olağanüstü bir kabartma işçiliğiyle anlatıyordu. Aslında lahdin İskender'e değil, Sidon kralı Abdalonymos'a ait olduğu düşünülür; ama üzerindeki İskender figürü ona ismini verdi. Lahit, antik dünyanın hayatta kalmış en etkileyici heykel eserlerinden biridir. Kabartmalardaki figürlerin canlılığı, atların hareketi, savaşçıların gerilimi ve hatta mermer üzerinde hâlâ izleri görülen boya kalıntıları, onu bir başyapıt yapıyordu. Osman Hamdi için bu keşfin önemi ikiydi. Birincisi, eserin bilimsel değeri olağanüstüydü. İkincisi — ve belki daha da önemlisi — bu eserler artık yurt dışına gitmeyecekti. Birkaç yıl önce çıkardığı Asar-ı Atika Nizamnamesi sayesinde, Sayda'dan çıkan bütün lahitler İstanbul'a, kendi müzesine getirildi. Lahitlerin Sayda'dan İstanbul'a taşınması başlı başına büyük bir lojistik operasyondu. Tonlarca ağırlığındaki mermer eserler, özel düzeneklerle çıkarıldı, gemilere yüklendi ve Boğaz'a getirildi. Osman Hamdi, bu kazıyla hem Osmanlı arkeolojisinin gücünü dünyaya gösterdi, hem de kuracağı müzeye onun en büyük hazinesini kazandırdı.