19. yüzyıl, Osmanlı toprakları için bir arkeolojik yağma çağıydı. Avrupalı devletlerin gönderdiği kazı heyetleri, imparatorluğun dört bir yanında çalışıyor ve buldukları eserlerin çoğunu Londra, Paris, Berlin müzelerine taşıyordu. Bergama'nın ünlü Zeus Sunağı bu yıllarda Berlin'e götürülmüştü. Osmanlı'nın topraklarındaki binlerce yıllık miras, başka ülkelerin müzelerini dolduruyordu. Osman Hamdi Bey, bu duruma son vermenin tek yolunun sağlam bir yasal çerçeve olduğunu biliyordu. Müze müdürü olarak en büyük mücadelelerinden birini eski eser kanunlarının yenilenmesi için verdi. Onun öncülüğünde hazırlanan yeni Asar-ı Atika Nizamnamesi, 1884'te yürürlüğe girdi. Bu nizamname, Osmanlı tarihindeki en kapsamlı eski eser düzenlemesiydi. En önemli hükmü açıktı: imparatorluk topraklarında yapılan kazılardan çıkan eserler artık yurt dışına çıkarılamayacaktı. Bulunan her eser devletin, yani Müze-i Hümayun'un malıydı. Kazı izni almak isteyen yabancı heyetler bu kurala uymak zorundaydı. Bu, yalnızca bir hukuk metni değil, bir egemenlik beyanıydı. Osman Hamdi, imparatorluğun kendi geçmişine sahip çıkma hakkını yasayla güvence altına alıyordu. Nizamname sayesinde, daha önce yurt dışına akan eserler artık İstanbul'daki müzede kalmaya başladı; müzenin koleksiyonu hızla zenginleşti. Bu kanun, bugün Türkiye'deki kültür varlıklarının korunmasına ilişkin mevzuatın atasıdır. Osman Hamdi Bey, fırçasıyla resmettiği geçmişi, kalemiyle yazdığı bir kanunla da korudu. Onun en kalıcı eserlerinden biri, bir tuval değil, bir yasa metniydi.