
Sayda'dan getirilen lahitler, Osman Hamdi Bey'in yıllardır düşlediği projeyi zorunlu kıldı: bu olağanüstü eserlerin sergilenebileceği, gerçek anlamda modern bir müze binası. Mevcut Çinili Köşk artık bu hazineyi barındırmaya yetmiyordu. Yeni müze binasının tasarımı, dönemin önemli mimarlarından Alexandre Vallaury'ye verildi. Vallaury, neoklasik üslupta görkemli bir yapı tasarladı. Binanın cephesi, ilham kaynağı olan eserlere — özellikle Sayda'dan gelen lahitlere, Ağlayan Kadınlar Lahdi gibi yapıtlara — açıkça gönderme yapıyordu. Müze, içinde barındırdığı eserlerin mimari bir yankısı gibiydi. 13 Haziran 1891'de, yeni müze binasının ilk bölümü ziyarete açıldı. İstanbul, artık Avrupa'nın büyük müzeleriyle aynı dilde konuşan bir kuruma kavuşmuştu. Müze zaman içinde genişledi; Osman Hamdi'nin müdürlüğü boyunca yeni kanatlar eklendi, koleksiyon büyüdü. Müze yalnızca bir sergi salonu değildi. Osman Hamdi burada bilimsel bir kurum kurmuştu: kazılar düzenleniyor, eserler kataloglanıyor, yayınlar hazırlanıyordu. Müzenin yayımladığı kataloglar, dönemin uluslararası arkeoloji literatürüne katkı sunuyordu. İstanbul, Doğu Akdeniz arkeolojisinin merkezlerinden biri hâline gelmişti. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Türkiye'nin en köklü ve en zengin müzelerinden biridir. Sayda lahitleri, hâlâ ziyaretçileri büyüleyen baş eserleri arasındadır. Bu müze, Osman Hamdi Bey'in hayatının somut bir özetidir: bir ressamın, bir arkeoloğun ve bir devlet adamının ortak eseri. Onun bıraktığı en büyük miras, taştan ve mermerden yapılmış bu yapının kendisidir.