
11 Eylül 1881, Türkiye'de müzeciliğin gerçek anlamda doğduğu gün sayılabilir. O gün Osman Hamdi Bey, Müze-i Hümayun'un — yani İmparatorluk Müzesi'nin — müdürlüğüne atandı. Bu görev, hayatının en büyük eserini yaratacağı zemini ona sundu. Müze-i Hümayun aslında yeni kurulmuş bir kurum değildi; daha önce Aya İrini Kilisesi'nde toplanan eski eserlerden oluşan bir koleksiyon vardı. Ancak bu koleksiyon dağınık, bakımsız ve bilimsel bir düzenden yoksundu. Osman Hamdi göreve geldiğinde, bu eski eser deposunu çağdaş bir müzeye dönüştürme işine girişti. Kendinden önceki müdür, Alman kökenli Philipp Anton Dethier'di. Osman Hamdi, bir müzenin yabancı uzmanlar tarafından değil, Osmanlı'nın kendi yetiştirdiği bir kadro tarafından yönetilmesi gerektiğine inanıyordu. Bu, yalnızca bir idari değişiklik değil, kültürel bir bağımsızlık iddiasıydı: imparatorluk, kendi topraklarındaki mirasa kendi gözüyle bakacaktı. İşe büyük bir enerjiyle koyuldu. Koleksiyonu bilimsel ölçütlere göre düzenledi, kataloglar hazırlattı, eserleri sınıflandırdı. Mevcut mekânın yetersiz olduğunu gördü ve yeni, modern bir müze binasının inşası için çalışmaya başladı. Aya İrini'deki dar alan, dünyanın dört bir yanından gelecek arkeologların ve ziyaretçilerin saygı duyacağı bir müzeye dönüşmeliydi. Osman Hamdi için müze, yalnızca eski taşların saklandığı bir yer değildi. Müze, bir ulusun kendi geçmişiyle kurduğu ilişkinin somut ifadesiydi. Bu göreve atandığı gün, Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarındaki binlerce yıllık mirasın artık bir sahibi vardı.