Osman Hamdi Bey, yaklaşık dokuz yıl süren Paris döneminin ardından 1869'da İstanbul'a döndü. Yanında, Fransız eşi de vardı. Yurda dönüşünden kısa süre sonra devlet hizmetine girdi ve önemli bir görevle Bağdat'a gönderildi. Bağdat o yıllarda, dönemin en ünlü reformcu valilerinden Midhat Paşa'nın yönetimindeydi. Osman Hamdi, Bağdat vilayetinde yabancı işleri ve protokol alanında görev aldı; valilik yönetiminin yenilikçi kadrosu içinde yer aldı. Bu görev, ona Osmanlı'nın merkezden uzak, çok kültürlü ve tarih yüklü bir bölgesini yakından tanıma fırsatı verdi. Mezopotamya toprakları, Osman Hamdi için bir keşif alanı oldu. Dicle ve Fırat arasındaki bu coğrafya, insanlık tarihinin en eski uygarlıklarının beşiğiydi. Antik höyükler, harabeler, çivi yazılı tabletler her yerdeydi. Eski eserlere çocukluğundan beri ilgi duyan Osman Hamdi, bu topraklarda arkeolojiye olan tutkusunun derinleştiğini hissetti. Bağdat'ta geçirdiği zaman, aynı zamanda ressam Osman Hamdi için de verimli oldu. Bölgenin insanları, kıyafetleri, mimarisi ve ışığı, ileride tuvallerine taşıyacağı pek çok ayrıntının kaynağı oldu. Doğu'yu kitaplardan ya da Paris atölyelerinden değil, bizzat içinde yaşayarak tanıdı; bu deneyim, resimlerine oryantalist ressamların çoğunda bulunmayan bir gerçeklik ve içeriden bakış kazandırdı. Bağdat görevi uzun sürmedi, ama izi kalıcı oldu. Osman Hamdi İstanbul'a döndüğünde, hem bir devlet adamı olarak deneyim kazanmış, hem de arkeolojiye duyduğu ilgiyi bir ömür sürecek bir tutkuya dönüştürmüştü.