Orhan Veli, Ankara'daki düşüşten sonra İstanbul'a döndü. 14 Kasım 1950 günü, bir öğle yemeği sırasında aniden fenalaştı; bilinci bulandı, durumu hızla ağırlaştı. Aceleyle hastaneye kaldırıldı. Hastanede trajik bir yanlış teşhis yaşandı: şairin durumu önce alkol zehirlenmesi sanıldı ve buna göre müdahale edildi. Oysa Orhan Veli'nin asıl sorunu, büyük olasılıkla Ankara'daki düşmenin tetiklediği bir beyin kanamasıydı. Doğru tanı konulduğunda artık çok geçti. Aynı gün, 14 Kasım 1950 gecesi, saat 23.30 sularında Orhan Veli Kanık hayatını kaybetti. Henüz otuz altı yaşındaydı. Haber, Türk edebiyat dünyasında derin bir sarsıntı yarattı. Bir kuşağın şiir anlayışını değiştirmiş, daha pek çok şey yazabilecek bir şair, hayatının en olgun döneminde, beklenmedik bir anda aramızdan ayrılmıştı. Arkasında ince ama sarsıcı birkaç kitap, sayısız sevilen şiir ve bütün bir akım bırakmıştı. Orhan Veli, İstanbul'da Boğaz'a bakan Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi. Çocukluğunda Beykoz'un sularını dinleyen, 'İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı' diye yazan şair, sonsuza dek İstanbul'un sesine bakan bir tepede uyumaya başladı. Mezar taşına, kendi şiirlerinden esinlenen sözler yazıldı. Ölümünden sonra Orhan Veli'nin şiiri hiç sönmedi; tersine, yıldan yıla daha çok okundu. 'Garip', 'İstanbul'u Dinliyorum', 'Anlatamıyorum', 'Kitabe-i Seng-i Mezar' kuşaktan kuşağa aktarıldı; bestelendi, ezberlendi, sevildi. Otuz altı yıllık kısacık bir ömre, Türk şiirini ikiye bölen koca bir devrim sığdırmış bir şair olarak, edebiyat tarihindeki yerini aldı.