Neşet Ertaş'ın sanatı 1960'lı yıllarda artık yalnızca halkın değil, aydınların, yazarların, sanatçıların da dikkatini çekmeye başlamıştı. Onun bağlamada gösterdiği ustalık, sesindeki yanıklık ve söz yazarlığındaki derinlik, Türk kültür hayatının önemli isimlerinin gözünden kaçmadı. Bu isimlerden biri, büyük yazar Yaşar Kemal'di. Anadolu'nun acılarını romanlarına işleyen Yaşar Kemal, Neşet Ertaş'ın müziğinde de aynı toprağın sesini duydu. Bozkırın bağrından çıkan, tezenesiyle bütün bir coğrafyanın derdini anlatan bu sanatçıya hayran kaldı ve ona unutulmaz bir lakap taktı: 'Bozkırın Tezenesi'. Bu iki kelime, Neşet Ertaş'ı en güzel biçimde tanımlıyordu. 'Bozkır', onun doğduğu, büyüdüğü, türkülerini söylediği Orta Anadolu'nun o uçsuz bucaksız, hem çorak hem cömert toprağıydı. 'Tezene' ise bağlamayı konuşturan o küçük mızraptı. Yaşar Kemal, bir insanı bütün bir coğrafyanın çalgısı yapmıştı; Neşet, bozkırın sesini çıkaran tezeneydi. Bu lakap zamanla Neşet Ertaş'ın âdeta ikinci adı oldu. Bugün bile pek çok kişi onu 'Bozkırın Tezenesi' diye anar; konserleri, belgeselleri, anma günleri hep bu adla düzenlenir. Yaşar Kemal'in bir cümlede özetlediği bu tanım, Neşet Ertaş'ın sanatının özünü yakalamıştı. Bu yıllar, Neşet Ertaş'ın bir 'gazino sanatçısı' olmaktan çıkıp bir 'halk ozanı', bir kültür değeri olarak görülmeye başladığı yıllardı. Türküleri artık sadece eğlence değil, Anadolu'nun ortak hafızası, ortak duygusu olarak kabul ediliyordu.