1960'lı yıllar, Neşet Ertaş için hem kişisel hem sanatsal anlamda yoğun bir dönemdi. Ankara'da müzik hayatının tam ortasındaydı; gazinolarda çalıyor, plak dolduruyor, radyolarda türkü söylüyordu. Bu yıllarda sahnede tanıştığı Bolulu sanatçı Leyla ile evlendi; bu evlilikten iki kızı ve bir oğlu oldu. Ankara, Orta Anadolu'nun kalbiydi ve Neşet'in müziği için doğru bir merkezdi. Kırşehir'in, Yozgat'ın, Çorum'un türkü geleneği burada buluşuyor, abdal müziği şehirli dinleyiciyle tanışıyordu. Neşet, hem geleneği yaşatıyor hem de ona kendi yorumunu, kendi nefesini katıyordu. Bu dönemde Neşet Ertaş'ın bestelediği türküler birer birer dilden dile yayıldı. Sevdayı anlatırken kırıcı değil, hep merhametli; ayrılığı anlatırken küs değil, hep gönül kapısı açık bir adamdı. Türkülerinde 'gönül' kelimesi sürekli geçerdi; çünkü onun derdi de, sanatı da gönüldü. İnsanların kalbine sevgiyle dokunmak istiyordu. Gazino hayatı yorucuydu. Geceleri çalmak, gündüzleri plak çalışması yapmak, üstüne aile sorumluluğu... Üstelik bu yıllarda korsan plaklar ve telif haklarının yokluğu, abdal sanatçılarının emeğini hep sömürdü. Neşet, yüzlerce türkü üretmiş olmasına rağmen hiçbir zaman zengin olmadı; parayı, malı mülkü hiç dert etmedi. Leyla ile evliliği yaklaşık on yıl sürdü ve ayrılıkla sonuçlandı. Üç çocuğun babası olan Neşet, hayatın getirdiği bu kişisel acıları da içine attı, türküye dönüştürdü. Onun sanatında acı hiçbir zaman düşmanlığa değil, hep daha derin bir insan sevgisine dönüşürdü.