Neşet Ertaş'ın hayatının en zorlu dönemlerinden biri 1978'de başladı. Yıllarca durmadan çalmaktan, ağır çalışma koşullarından ötürü parmaklarında bir felç, bir tutulma başladı. Bir bağlama sanatçısı için bu, hayatın kendisine inen bir darbeydi; çünkü onun rızkı, sanatı, kimliği hep o on parmağa bağlıydı. Parmakları artık eskisi gibi çalmıyordu. Tezeneyi tutamıyor, sazın tellerine basamıyordu. Neşet için bu, hem bir sağlık sorunu hem de büyük bir geçim kaygısıydı. Çünkü o, bağlamadan başka hiçbir mesleği olmayan, ömrü boyunca yalnızca sazıyla geçinmiş bir adamdı. Çalamamak, açlık demekti. O yıllarda Türkiye'de sosyal güvence, sanatçı hakları, telif gelirleri neredeyse yok gibiydi. Neşet, yüzlerce türkü bestelemiş, sayısız plak doldurmuş bir sanatçı olmasına rağmen birikmiş bir serveti yoktu. Korsan plaklar onun emeğini yıllarca sömürmüştü. Şimdi hastalık da kapısına dayanınca, geleceği iyice karardı. Bu zor dönemde bir umut ışığı doğdu: Almanya. Neşet'in kardeşi orada yaşıyordu ve Almanya'da tedavi imkânları daha iyiydi. Üstelik Almanya'da yüz binlerce Türk işçi vardı; gurbetteki bu insanlar memleket hasretini Neşet'in türküleriyle gideriyordu. Almanya, hem tedavi hem de yeniden çalışma imkânı sunabilirdi. Neşet, ağır bir kararla yüz yüzeydi. Memleketini, dilini, dinleyicisini bırakıp gurbete gitmek... Ama başka çare görünmüyordu. 1979'a girerken, sazını ve umudunu yanına alıp Almanya yoluna düşmeye hazırlanıyordu. Bu, yirmi üç yıl sürecek bir gurbetin başlangıcıydı.