On dört yaşına geldiğinde Neşet, hayatının ilk büyük kararını verdi: Kırşehir'in köylerinden çıkıp İstanbul'a gitmek. Bu, abdal geleneğinin dar dünyasından çıkıp daha geniş bir hayata adım atmak demekti. Genç Neşet, sazını omzuna aldı ve büyük şehrin yoluna düştü. İstanbul, bir köy çocuğu için hem büyüleyici hem ürkütücüydü. Neşet, Beyoğlu'nun gazinolarında, eğlence yerlerinde çalmaya başladı. Burası köy düğünlerinden çok farklıydı; şehrin gece hayatı, kalabalık, yabancılık... Ama Neşet'in elindeki bağlama her yerde aynı dili konuşuyordu. Orta Anadolu'nun yanık türküleri, İstanbul'un gazinolarında da insanların yüreğine dokunuyordu. İstanbul'da geçirdiği yaklaşık iki yıl, Neşet için bir geçiş dönemi oldu. Köyün dar imkânlarından çıkıp profesyonel müzik hayatının nasıl işlediğini gördü. Sahne deneyimi kazandı, farklı müzisyenlerle tanıştı, kendi sesini ve çalış tarzını bu büyük şehrin imbiğinden geçirdi. Ancak İstanbul ona tam anlamıyla yurt olmadı. Gazino hayatının yoğun temposu, gurbetin yalnızlığı genç sanatçıyı yordu. İki yılın sonunda Ankara'ya geçmeye karar verdi. Çünkü Ankara, Orta Anadolu'nun ortasındaydı; kendi memleketine, kendi müziğinin coğrafyasına daha yakındı. İstanbul yılları kısa sürdü ama Neşet Ertaş'ın hayatında önemli bir dönüm noktasıydı. Bir köy düğünü çalgıcısı olmaktan çıkıp, sesini bütün Türkiye'ye duyuracak bir sanatçıya dönüşmenin ilk adımıydı. Sazı omzunda, gönlünde memleket hasreti, genç Neşet artık başka bir yola girmişti.