On yaşına geldiğinde Neşet artık babasının yanında düzenli olarak düğünlerde çalıyordu. Orta Anadolu'nun köylerinde düğünler günlerce sürer, abdal çalgıcılar köyden köye davet edilirdi. Neşet, babası Muharrem Ertaş'la birlikte bu düğünlerin yorgun ama bereketli yollarına düştü. Düğünlerde çalmak kolay değildi. Soğukta, sıcakta, bazen sabaha kadar saz çalmak; uzun yolları yürüyerek ya da at sırtında aşmak; çoğu zaman karın tokluğuna, bazen de hor görülerek çalışmak gerekiyordu. Abdallar gittikleri köylerde misafir gibi değil, hizmetkâr gibi karşılanırdı. Neşet bu küçümseyici bakışı çocuk yaşta iliklerine kadar hissetti ve bu acı, onu insan onuruna, eşitliğe, sevgiye dair derin bir duyarlılığa götürdü. Bu sekiz yıl boyunca Neşet, babasının yanında âdeta bir konservatuvar eğitimi aldı. Yüzlerce türkü, oyun havası, bozlak öğrendi. Repertuvarı genişledi, çalış tekniği oturdu, sesi olgunlaştı. Aynı zamanda bir sanatçının halkla nasıl iletişim kurduğunu, bir düğün kalabalığını nasıl coşturup nasıl ağlatacağını öğrendi. Yoksulluk hep yanı başındaydı. Bazı kışlar çok zor geçti; düğün olmayan aylarda evde ekmek sıkıntısı çekildi. Neşet sonradan o yılları anlatırken hiç şikâyet etmedi; aksine, çektiği sıkıntıların kendisine insanı ve hayatı öğrettiğini söyledi. 'Acıyı bal eyledik' derken işte bu çocukluğu anlatıyordu. Babasıyla geçen bu yıllar, Neşet Ertaş'ın sanatının temelini attı. O artık sadece bir abdal çocuğu değil, geleneği omuzlayan genç bir ustaydı. Ama bozkırın o küçük köylerine sığmayacak kadar büyük bir ses taşıyordu içinde.