Neşet henüz beş-altı yaşlarındayken babası Muharrem Ertaş onun eline önce bir keman tutuşturdu. Orta Anadolu abdallarında keman, bağlama kadar yaygın bir çalgıydı ve düğünlerin vazgeçilmeziydi. Küçük Neşet, parmakları yayı zor kavrarken bile sazın ve kemanın dilini öğrenmeye başladı. Babası katı ama sabırlı bir ustaydı. Müziği bir oyun gibi değil, hayatın kendisi gibi öğretiyordu. Neşet kemandan sonra bağlamaya geçti ve bağlama onun ömür boyu sürecek yoldaşı oldu. Tezene, yani bağlamayı çalmak için kullanılan mızrap, ileride ona verilecek 'Bozkırın Tezenesi' lakabının da kaynağı olacaktı. O çağda köy çocukları okula gönderilirdi ama abdal çocukları için durum farklıydı. Neşet ilkokula başladı, fakat ailenin geçimi düğünlere bağlı olduğu için okulu sürdürmek mümkün olmadı. Babasıyla birlikte köy köy dolaşıp çalmak gerekiyordu; bir düğün, ailenin haftalarca rızkı demekti. Böylece Neşet'in eğitimi sazın başında, hayatın içinde sürdü; okuma yazmayı ona ağabeyi öğretti. Bu yıllarda Neşet, sadece çalmayı değil, dinlemeyi de öğrendi. Babasının söylediği bozlakları, ağıtları, oyun havalarını içine sindirdi. Orta Anadolu'nun acılı, kıvrak, hem yanık hem oynak müzik dilini kanına işledi. Abdal müziği yazılı notalarla değil, kulaktan kulağa, dizden dize aktarılırdı; Neşet de bu sözlü geleneğin son büyük ustalarından biri olarak yetişiyordu. Çocukluğu erken bitti. Oyun çağında düğün çağına geçmiş, daha büyümeden bir sanatçının sorumluluğunu omuzlamıştı. Ama bu erken olgunluk, ileride türkülerine sinecek o derin hüznün ve insan sevgisinin de tohumuydu.