Türkiye'ye döndükten sonra Neşet Ertaş'a hak ettiği değer her geçen gün daha çok verilmeye başlandı. Devlet kademeleri, sanat kurumları, üniversiteler ona çeşitli unvanlar, ödüller, payeler sunmak istedi. Ama Neşet Ertaş, ömrü boyunca koruduğu o sade, alçakgönüllü duruşundan hiç vazgeçmedi. En bilinen örnek, 'Devlet Sanatçısı' unvanıdır. Devlet ona bu prestijli unvanı vermek istediğinde, Neşet Ertaş kibarca ama kararlı bir biçimde reddetti. Söylediği söz, sanat tarihimize geçti: 'Ben zaten devletin, milletin sanatçısıyım.' Onun için bir unvan kâğıdı değil, halkın gönlündeki yer önemliydi. Neşet Ertaş hayatı boyunca mütevazı bir adam olarak yaşadı. Şöhretin getirdiği gösterişe, lükse hiç itibar etmedi. Sade giyinir, sade konuşur, kibirden uzak dururdu. 'İnsanım' demeyi her şeyin üstünde tutardı. Konuşmalarında para, mal, mülk yerine hep sevgi, gönül, insanlık, hoşgörü vardı. 2006 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi ona Üstün Hizmet Madalyası verdi. Neşet bu madalyayı bile kişisel bir başarı olarak değil, 'ecdadım adına', yani kendisinden önceki bütün abdal ustaları adına kabul ettiğini söyledi. Onun gözünde sanatı, kendisinden önce gelen ve kendisinden sonra gelecek olan koca bir geleneğin parçasıydı. Neşet Ertaş'ın bu tavrı, onu sadece büyük bir sanatçı değil, aynı zamanda örnek bir insan yaptı. Türkülerindeki tevazu ve sevgi, hayatının da temel ilkesiydi. O, sanatını da kişiliğini de hiçbir zaman satılık görmedi; hep halkın, hep gönlün adamı olarak kaldı.