
Ömrünün son yıllarında, doksanını çoktan geçmiş olan Sinan, hayatını ve eserlerini geleceğe bırakmak istedi. Yakın dostu, şair Sâî Mustafa Çelebi'ye hayat hikâyesini anlattırdı; bu anlatımdan Tezkiretü'l-Bünyan ('Yapılar Kitabı') ve Tezkiretü'l-Ebniye ('Binalar Kitabı') gibi eserler doğdu. Bu metinler, Sinan'ın çocukluğundan, devşirilişinden, askerlik yıllarından ve mimarlık dönemlerinden söz eden, kendi ağzından bir hayat hikâyesidir. Bu eserlerde Sinan, mimarlık hayatını çıraklık, kalfalık ve ustalık diye üçe ayırdı; Şehzade, Süleymaniye ve Selimiye camilerini bu üç dönemin abideleri olarak gösterdi. Yaptığı yüzlerce yapının bir dökümünü verdi. Tezkire, hem bir sanatçının kendi gelişimini bu kadar açık biçimde anlatması bakımından nadir bir belge, hem de Osmanlı yapı tarihinin paha biçilmez bir kaynağıdır. Mimar Sinan, 17 Nisan 1588'de İstanbul'da vefat etti; yaklaşık yüz yaşındaydı. Üç padişaha hizmet etmiş, yarım yüzyıl boyunca bir imparatorluğun yüzünü taşa kazımıştı. Naaşı, kendi başyapıtı Süleymaniye Külliyesi'nin hemen kuzeyinde, kendi tasarladığı sade bir türbeye defnedildi. Bütün ömrünü padişahlar ve paşalar için görkemli yapılar inşa etmeye adamış usta, kendisi için yalnızca alçakgönüllü, küçük bir türbe yapmıştı. Sinan öldüğünde geride bıraktığı şey, bir yapılar listesinden çok daha fazlasıydı. O, mimariye yeni bir dil kazandırmış; kubbeyi, ışığı, mekânı ve oranı bir düşünce hâline getirmişti. Yetiştirdiği mimarlar ocağı, onun üslubunu kuşaklar boyu sürdürdü; Sultanahmet Camii'nden Hindistan'daki Tac Mahal'e kadar uzanan bir etki çizgisi onun adına bağlanır. Ağırnas'ın taş çocuğu, bir imparatorluğun silüetini ve dünya mimarlık tarihini sonsuza dek değiştirmişti.