1970'lerin başında, Ahmet'in babası daha iyi bir hayat umuduyla ailesini İstanbul'a taşıdı. Anadolu'dan büyük kente akan milyonlarca insandan biriydiler. İstanbul, vaatlerle dolu bir kentti; ama o vaatler, yoksul bir göçmen ailesi için çoğu zaman hayal kırıklığına dönüşüyordu. Kaya ailesi İstanbul'da, Kocamustafapaşa gibi emekçi mahallelerine yerleşti. Bu semtler, Anadolu'dan gelenlerin, dar gelirlilerin, gecekondu hayatının semtleriydi. Ahmet, büyük kentin kalabalığı içinde kaybolmuş bir taşra çocuğu olarak, hem yeni bir dünyayla hem de eski yoksullukla aynı anda yüzleşti. Geçim sıkıntısı, Ahmet'in hayatına ağır bir bedel ödetti: okulu yarıda bırakmak zorunda kaldı. Eğitimine devam etmek isteyen, zeki ve meraklı bir gençti; ama ekmek parası, kitaptan önce geliyordu. Bu, onun içinde hiç kapanmayan bir yara olarak kaldı; ileride 'Hani benim gençliğim?' diye soracaktı. Okulu bıraktıktan sonra Ahmet, İstanbul sokaklarında türlü işe girdi. İşportacılık yaptı, çıraklık yaptı, vasıfsız işçi olarak çalıştı. Soğukta tezgâh açtı, ağır yükler taşıdı, küçük ücretlerle uzun saatler çalıştı. Bu yıllar onun için zorlu bir okuldu; ama bu okulda öğrendikleri, hiçbir sınıfta öğretilmezdi: emeğin değeri, yoksulun gururu, dayanışmanın sıcaklığı. İstanbul'un kenar mahallelerinde geçen bu gençlik yılları, Ahmet Kaya'nın sanatının asıl kaynağı oldu. Onun şarkılarındaki o gerçeklik, o 'içeriden' bakış, kitaplardan değil, bizzat yaşanmış bir yoksulluktan geliyordu. İşportacı çocuk, bir gün o sokakların türküsünü yazacaktı; çünkü o sokakları, ezbere biliyordu.