1970'lerin sonu ve 1980'lerin başı, Türkiye için karanlık yıllardı. Sokak çatışmaları, siyasi kutuplaşma ve nihayet 12 Eylül 1980 askerî darbesi, bütün ülkenin üzerine ağır bir sessizlik gibi çöktü. Ahmet Kaya, bu fırtınalı dönemde gençliğini yaşıyor, bir yandan da müzikle hayatını kurmaya çalışıyordu. Müziğe profesyonel olarak adım atma çabası, kolay olmadı. Bir dönem askerlik görevini bir ordu orkestrasında müzisyen olarak yaptı; bu, hem müzikle iç içe kalmasını sağladı hem de disiplinli bir sahne deneyimi kazandırdı. Sivil hayatta ise türlü müzik topluluklarında, başka sanatçıların yanında çalıştı; ekmeğini sazıyla kazanmaya uğraştı. Genç Ahmet, 1979'da evlendi, ancak bu ilk evlilik 1981'de sona erdi. Darbe sonrası Türkiye'nin gergin, baskıcı atmosferi, kişisel hayatların da üzerine gölge düşürüyordu. Bu yıllar, onun için maddî zorlukların ve belirsizliğin yıllarıydı; müzik bir tutku olsa da, henüz bir geçim kapısı olamamıştı. O dönemde başına gelen talihsiz bir olay da hayatını sarstı: bağlama dersi verdiği bir mekânda yapılan aramada bir silah bulunması üzerine gözaltına alındı ve bir süre tutuklu kaldı. Suçsuzluğu anlaşılıp serbest bırakıldı; ama bu olay, henüz tanınmamış bir müzisyenin bile bu ülkede ne kadar kırılgan bir konumda olduğunu ona erkenden gösterdi. 12 Eylül'ün suskun yıllarında, sesini henüz duyuramamış bir müzisyen olarak Ahmet Kaya, içinde biriken sözleri saklıyordu. O sözler, susturulmuş bir ülkenin sözleriydi. Birkaç yıl sonra, 'Zamanıdır' diyecek ve Unkapanı'nın yolunu tutacaktı.