Ahmet dokuz yaşına geldiğinde, hayatının ilk gerçek sahnesine çıktı. Yıl 1966'ydı. Babasının çalıştığı fabrikanın işçileri, bir dayanışma ve eğlence gecesi düzenlemişti; emekçilerin bir araya geldiği, türkülerin söylendiği, hâlleşilen bir gece. İşte o gecede, küçük Ahmet bağlamasıyla sahneye davet edildi. Dokuz yaşında bir çocuğun, yetişkin işçilerin önünde sahneye çıkması kolay değildi. Ama Ahmet, daha o yaşta, sahnenin korkutucu değil çekici bir yer olduğunu hissetti. Bağlamasını eline aldı, bildiği türküleri çaldı ve söyledi. Salonu dolduran işçiler, kendi çocuklarından birini orada görür gibi, onu sevgiyle alkışladı. Bu ilk sahne, Ahmet Kaya'nın belleğine derin bir iz bıraktı. Çünkü o gece, müziğin kime ait olduğunu öğrendi: müzik, fildişi kulelerin değil, alın teri dökenlerin, bir gecelik eğlenceye hasret emekçilerin malıydı. Onun şarkıları hep o salonu hatırlayacaktı; izleyicisi hep o işçiler olacaktı. Fabrika gecelerinde, mahalle düğünlerinde, küçük topluluklarda çalıp söyleyerek geçen bir çocukluk... Ahmet, bu yıllarda sahnenin terbiyesini aldı. Okul sonrası bir plakçı dükkânında da çalıştı; orada hem para kazandı hem de dönemin müziğini, ustaların kayıtlarını dinleyerek kulağını besledi. Dokuz yaşındaki o ilk alkış, ona bir söz vermişti sanki: 'Bir gün koca salonlar senin sesinle dolacak.' O söz tutulacaktı; ama önce, İstanbul'un sert yüzüyle tanışması gerekiyordu.