Ahmet'in hayatına müzik, çok erken girdi. Evdeki amcası Yusuf bir müzisyendi ve küçük Ahmet için bağlama, gizemli ama tanıdık bir nesneydi. Daha okul çağına gelmeden, eline geçen tahta parçalarından kendi kendine bir çalgı yapmaya çalıştığı anlatılır; bu, bir çocuğun sıkıntısından değil, içindeki müzikten doğan bir hevesti. Babası, oğlunun bu tutkusunu görmezden gelmedi. Ahmet'in evdeki tavuklara, bahçeye, kendi kendine verdiği küçük 'konserleri' bir gün babasının dikkatini çekti. İşçi maaşıyla geçinen bir aile için çalgı almak lüks sayılırdı; ama baba, oğluna gerçek bir bağlama aldı. O bağlama, Ahmet Kaya'nın hayatındaki en değerli armağanlardan biri oldu. Bağlamayı eline alan çocuk, onu kolay kolay bırakmadı. Saatlerce telleri tıngırdatır, kulaktan duyduğu türküleri taklit etmeye çalışırdı. O yıllarda Anadolu'nun radyoları halk müziğiyle, uzun havalarla, ağıtlarla doluydu. Ahmet, bu seslerin arasında büyüdü; türkülerin içindeki acıyı, sevdayı, isyanı henüz tam anlamasa da, onların ezgisini belleğine kazıdı. Bağlama, onun için sadece bir çalgı değil, bir dil oldu. Yoksul bir mahallede, sözcüklerin yetmediği yerde, telin sesi konuşurdu. Ahmet Kaya'nın ileride 'türkü' ile 'şarkı' arasında kuracağı o kendine has köprü, işte bu çocukluk yıllarında, babasının aldığı o bağlamanın tellerinde başladı. Müzik artık onun kaderiydi; o henüz bunu bilmiyordu ama bağlama biliyordu.