
Osman Hamdi Bey, 30 Aralık 1842'de İstanbul'da dünyaya geldi. Doğduğu ev sıradan bir konak değildi: babası İbrahim Edhem Paşa, Osmanlı devletinin en üst kademelerine kadar yükselecek, ileride sadrazamlık makamına gelecek bir devlet adamıydı. Çocuk Hamdi, imparatorluğun yönetildiği çevrelerin tam göbeğinde, kitapların, yabancı dillerin ve Avrupa kültürünün gündelik hayatın doğal bir parçası olduğu bir ortamda büyüdü. İbrahim Edhem Paşa'nın hayat hikâyesi başlı başına olağanüstüydü. Sakız Adası kökenli olan paşa, küçük yaşta Mısırlı Mehmed Ali Paşa'nın himayesine girmiş, ardından devlet eliyle Paris'e maden mühendisliği okumaya gönderilmişti. Avrupa'da eğitim görmenin değerini kendi hayatında yaşamış bir babaydı; bu yüzden oğullarının da Batı'nın bilim ve sanat birikimiyle tanışmasını istedi. Bu tercih, Osman Hamdi'nin bütün hayatını belirleyecekti. Genç Hamdi ilk öğrenimini İstanbul'da gördü. Maarif-i Adliye Mektebi'nde okudu; küçük yaşlardan itibaren resme, çizime ve eski eserlere karşı belirgin bir merak gösterdi. Konağın duvarlarındaki tablolar, babasının kütüphanesindeki Avrupa kitapları ve İstanbul'un her köşesinden taşan tarih, çocuğun zihninde sanat ile geçmişin iç içe geçtiği bir dünya kurdu. 19. yüzyılın ortasında Osmanlı İmparatorluğu büyük bir dönüşümün — Tanzimat'ın — içindeydi. Devlet kendini yeniden örgütlüyor, Avrupa'yla ilişkilerini derinleştiriyor, yeni kurumlar oluşturuyordu. Osman Hamdi Bey, işte bu yenilenme çağının çocuğu olarak yetişti. İleride kuracağı müze de, açacağı akademi de, çıkaracağı kanun da bu Tanzimat ruhunun birer meyvesi olacaktı. Daha çocukken belli olan iki tutku — resim ve eski eserler — onun bütün ömrünü biçimlendirecekti. Bir paşa konağında başlayan bu hayat, bir gün Osmanlı'nın kendi geçmişine bakışını kökten değiştirecek bir adamın hikâyesine dönüşecekti.