
Osman Hamdi Bey, 24 Şubat 1910'da İstanbul'da hayatını kaybetti. Altmış yedi yaşındaydı. Ardında, neredeyse tek başına kurduğu bir kültürel dünya bıraktı. Hayatının son yıllarını, İstanbul'un Anadolu yakasındaki Gebze yakınlarında, Eskihisar köyündeki evinde geçirmeyi seviyordu. Boğaz'ın ve körfezin manzarasına bakan bu sakin yer, hem ressamın hem de yorgun bir devlet adamının huzur bulduğu bir sığınaktı. Eskihisar'a defnedildi; bugün buradaki evi bir müze olarak ziyaretçilere açıktır. Geride bıraktığı miras saymakla bitmez. İstanbul Arkeoloji Müzeleri ayaktaydı ve dünyanın en zengin antik koleksiyonlarından birine sahipti. Sanayi-i Nefise Mektebi, Türk sanatçılarını yetiştirmeye devam ediyordu. Asar-ı Atika Nizamnamesi, ülkenin kültürel mirasını koruyan bir kalkan olarak yürürlükteydi. Ve müzelerin duvarlarında, koleksiyonlarda Osman Hamdi'nin kendi tabloları asılıydı. Kardeşi Halil Edhem Bey, müze müdürlüğünü devraldı ve ağabeyinin kurduğu kurumu büyük bir özveriyle sürdürdü. Osman Hamdi'nin başlattığı iş, böylece kesintiye uğramadan devam etti. Kurduğu kurumlar, onun ölümünden sonra da Türk kültür hayatının omurgasını oluşturmaya devam etti. Osman Hamdi Bey, çok yönlü bir insandı: Avrupa'da yetişmiş bir ressam, Osmanlı'nın ilk modern arkeoloğu, bir müzeci, bir eğitimci, bir devlet adamı. Ama bütün bu kimlikleri tek bir tutku birleştiriyordu — geçmişe ve onu yaratan insana duyduğu derin saygı. Bir imparatorluğun çöküş yıllarında, o, yarına kalacak şeyler inşa etti: bir müze, bir akademi, bir kanun ve Türk resminin en güçlü yapıtları. Eskihisar'daki sade mezarında yatan adam, Türkiye'nin kendi geçmişine bakışını sonsuza dek değiştirdi.