
Halide Edib, 11 Haziran 1884'te İstanbul'da, Boğaziçi'nin bir yakasında, varlıklı ve kültürlü bir Osmanlı ailesinin içinde dünyaya geldi. Babası Mehmed Edib Bey, Sultan II. Abdülhamid'in saray kâtiplerindendi; aile, devletin ve kültürün köklü çevrelerine bağlıydı. Halide daha bebekken annesini verem hastalığına kurban verdi; bu erken kayıp, çocukluğunun üzerine düşen ilk gölge oldu. Küçük Halide, büyük ölçüde anneannesinin yanında, geleneksel bir Osmanlı konağının atmosferinde büyüdü. Bir yanda mevlitlerin, tasavvuf sohbetlerinin, eski İstanbul'un ramazan gecelerinin ördüğü dindar ve şiirsel bir dünya; öte yanda babasının Batı'ya açık, çocuğuna modern bir eğitim vermeye kararlı tutumu vardı. Halide, bu iki dünyanın tam ortasında, ikisini birden içine çekerek yetişti. Babası onun eğitimine alışılmadık bir önem verdi. Halide, henüz çok küçükken özel hocalardan Arapça, Farsça, Fransızca, müzik, felsefe ve hem Osmanlı hem Batı edebiyatı dersleri aldı. Konak, kitapların ve fikirlerin dolaştığı bir yerdi; ilerideki yıllarda Halide kendi evini de tam böyle bir 'fikir salonu'na dönüştürecekti. Doğu'nun masalları ile Batı'nın romanları arasında geçen bu çocukluk, ileride hem 'Sinekli Bakkal'ın eski İstanbul mahallelerini hem de Avrupa'nın salonlarını aynı kalemle anlatabilecek bir yazarın temelini attı. Halide Edib daha küçük bir kızken, kelimelerle kurulmuş iki ayrı evrenin arasında yürümeyi öğrenmişti.