Bergen'in 1982'deki saldırının ardından sahneye dönmesi, hayatının belki de en güçlü kararıydı. Bir gözünü kaybetmiş, yüzünde kalıcı izler taşıyan bir kadın olarak; üstelik görünüşün çok konuşulduğu bir sahne dünyasında yeniden seyircinin karşısına çıkmak, olağanüstü bir cesaret gerektiriyordu. Bergen bu cesareti gösterdi. Tedavi sürecinin ardından kayıt yapmaya, sahne almaya devam etti. Yüzündeki izleri ve göz kaybını çoğu zaman saçlarını bir yana doğru tarayarak, kendi seçtiği bir biçimde taşıdı. Bu, bir saklanma değil, kendi bedeniyle, kendi yarasıyla barışık biçimde var olma kararıydı. Sahneye çıktığında, dinleyiciler bir kurban değil, bir sanatçı gördüler. Bu dönemde çıkardığı kayıtlar, onun yeniden ayağa kalkışının sesli belgeleri oldu. Bergen, yaşadığı acıyı sesinden tamamen silmedi; tersine, o acı, onun yorumuna derinlik kattı. Sevdayı, kaderi, dayanma gücünü söylerken, artık bunları gerçekten yaşamış bir insanın sesiyle söylüyordu. Dinleyenler bu içtenliği hissetti. Bergen'in sahneye dönüşü, yalnızca kişisel bir başarı değil, sembolik bir duruştu. O, kendisine yapılan haksızlığın hayatını ve sanatını bitirmesine izin vermedi. Bir kadının, en ağır şiddetin ardından bile kendi sesine, kendi mesleğine, kendi hayatına sahip çıkabileceğini gösterdi. Bu dönüş, ileride onu sevenlerin gönlünde 'acıların kadını'ndan çok daha fazlası — 'direnen kadın' — yapacak olan asıl mirasın temeliydi.