1958 yazında, Akdeniz'in sıcak limanı Mersin'de bir kız çocuğu dünyaya geldi. Adını Belgin koydular; soyadı Sarılmışer'di. Kalabalık bir ailenin en küçük çocuğuydu; kendisinden önce dünyaya gelmiş kardeşlerin arasında, evin son bebeği olmanın hem sevgisini hem de gölgesini birlikte yaşadı. Mersin, o yıllarda hızla büyüyen, limanıyla, narenciye bahçeleriyle, sıcak ve hareketli sokaklarıyla kendine has bir Akdeniz kentiydi. Deniz kokusu, palmiyeler, akşamüstü serinliğinde dolan caddeler — Belgin'in ilk yılları bu iklimin içinde geçti. Ancak çocukluğunun bu güneşli sahnesi uzun sürmedi. Ailenin düzeni, Belgin daha çok küçükken sarsıldı. Anne babası arasındaki bağ koptu; bu ayrılık, ailenin hayatını ve özellikle çocukların yaşam yolunu kökten değiştirdi. Belgin'in çocukluğu, sabit bir evin huzurlu rutininden çok, yeni bir başlangıç arayışının belirsizliğiyle biçimlendi. Ayrılığın ardından annesi, çocuklarını yanına alarak Mersin'den ayrılmaya, başka bir şehirde yeni bir hayat kurmaya karar verdi. Küçük Belgin için bu, doğduğu kentten, Akdeniz'in o tanıdık ışığından kopuş demekti. Henüz çok küçük yaşta, hayatının ilk büyük yol ayrımıyla karşılaştı; önünde, Anadolu'nun ortasında, bambaşka bir şehir vardı. Mersin yine de onun başlangıç noktası olarak kaldı. Yıllar sonra, bütün bir ülkenin tanıdığı bir sanatçı hâline geldiğinde bile, doğduğu bu kentle bağı kopmadı; hayatının son durağı da yine Mersin olacaktı. Akdeniz'in bu limanı, hem onun ilk nefesine hem de adının yaşamaya devam edeceği toprağa tanıklık etti.