Sahne hayatına adım atan her sanatçının, çoğu zaman kendine bir sahne adı seçmesi gerekirdi. Belgin Sarılmışer de gazino sahnelerinde tanınmaya başladıkça, kendisine yeni bir ad aradı. Seçtiği isim, Türkiye'den çok uzakta bir yerin adıydı: Bergen. Norveç'in batı kıyısındaki bu liman kentinin adını, kendi sahne adı olarak benimsedi. Bu seçim, ilk bakışta sıra dışı görünebilir; bir Akdeniz kentinde doğmuş, Ankara'da büyümüş bir kadının, kuzey denizlerinin soğuk bir limanının adını alması. Ama sahne adları çoğu zaman tam da böyle çalışır: tanıdık olanı bırakıp, kulağa farklı, akılda kalıcı, kişinin yeni kimliğine ait bir şeyi öne çıkarmak. 'Bergen', kısa, net ve hatırlanması kolay bir isimdi. Belgin Sarılmışer adıyla doğan kadın, artık sahnede 'Bergen' olarak vardı. Bu, yalnızca bir isim değişikliği değil, bir kimlik inşasıydı. Bergen, onun seyircisinin tanıyacağı, plak kapaklarında okuyacağı, afişlerde göreceği addı. Belgin, ailesinin, çocukluğunun, özel hayatının adı olarak kaldı; Bergen ise sanatın, sahnenin, sesin adı oldu. Bu ikili kimlik, ileride onun hikâyesinin de bir parçası hâline gelecekti. Sahnedeki güçlü, dayanıklı, seyircisinin karşısına çıkan Bergen ile özel hayatında büyük acılar yaşayan Belgin, aynı insanın iki yüzüydü. Ama o sahneye her çıkışında, kendi seçtiği bu adla, kendi sesiyle, kendi varlığıyla orada durdu. 'Bergen' adı, bir kadının kendi hayatına kendi imzasını atma biçimiydi.