Bergen'in ünü, 1980'lerin sonunda beyazperdeye de taşındı. 1987'de, kendi hayatından izler taşıyan 'Acıların Kadını' adlı bir filmde rol aldı. Bu filmde Bergen, büyük ölçüde kendi hikâyesini, kendi yaşadıklarını canlandırdı. Bir sanatçının kendi acılı hayatını perdede yeniden canlandırması, kolay bir deneyim olamazdı. Bergen için bu film, hem sanatçı kimliğinin sinemaya açılması hem de yaşadığı zorlukları bir kez daha, bu kez bir kamera karşısında yeniden yaşamak anlamına geliyordu. Yine de bu çıkış, onun adının ve hikâyesinin daha da geniş kitlelere ulaşmasını sağladı. O dönemin Türkiye sinemasında, popüler şarkıcıların kendi şarkılarıyla örülmüş filmlerde başrol oynaması yaygın bir gelenekti. Bergen de bu geleneğin içinde yer aldı; ama onun filminin ayırt edici yanı, anlatının doğrudan kendi yaşamına dayanmasıydı. Seyirci, sevdiği sesin ardındaki hikâyeyi de görme imkânı buldu. Bu film, Bergen'in halkla kurduğu bağı derinleştirdi. İnsanlar onu yalnızca radyodan, plaktan tanınan bir ses olarak değil, hayatını paylaşan, acısını ve direncini seyirciyle buluşturan bir kişi olarak gördüler. 'Acıların Kadını' filmi, Bergen'in hikâyesinin geniş kitlelerce bilinmesinin önemli adımlarından biri oldu; aynı zamanda, yıllar sonra çekilecek başka bir filmin de habercisiydi.