14 Ağustos 1989, Türk müziği için bir yas günüdür. Bergen, o gün, Adana yöresinde, henüz 31 yaşındayken hayatını kaybetti. Yıllardır maruz kaldığı şiddet, en yıkıcı sonucuna ulaştı: sanatçı, eski eşi tarafından silahla öldürüldü. Olayda annesi de yaralandı. Bu cümleyi yazmak kolay değildir, çünkü arkasında derin bir adaletsizlik vardır. Bergen, hayatının yıllarını kendisine yöneltilen tehdidin gölgesinde geçirmek zorunda kaldı; bir kezzap saldırısından sağ çıktı, sahneye döndü, sanatını sürdürdü — ama sonunda, o tehdidin önünde yalnız bırakıldı. Onun ölümü, bir bireysel kaza değil, bir kadının korunamamasının trajedisidir. Bergen'in hayatını kaybettiği yaş, 31'di. Bu, bir sanatçının en olgun, en üretken döneminin başlangıcıdır. Geride, henüz söylenmemiş yüzlerce şarkı, çıkılmamış sahneler, yaşanmamış yıllar kaldı. Türk müziği, sesini olgunlaşırken kaybetti; bir kadının hayatı, en haksız biçimde, yarıda kesildi. Bergen, doğduğu kente, Mersin'e getirildi ve orada toprağa verildi. Hayatı Mersin'de başlamış, Ankara'da büyümüş, Adana ve İstanbul sahnelerinde geçmiş, yine Mersin'de son bulmuştu. Onu sevenler, bu büyük sanatçıyı derin bir acıyla, ama aynı zamanda büyük bir saygıyla uğurladılar. Bergen'in ölümü, onun hikâyesinin sonu değil, hikâyesinin neden anlatılması gerektiğinin de nedenidir. Onun kaybı, kadına yönelik şiddetin bir hayatı, bir sesi, bir geleceği nasıl yok edebildiğinin acı bir hatırlatıcısıdır. Bu yüzden Bergen, yalnızca sevilen şarkılarıyla değil, hak ettiği güvenli ve uzun bir hayatı yaşayamamış olmasıyla da hatırlanır.