
Barış Akarsu'nun müziğinin merkezinde, her şeyden önce onun sesi vardı. Gür, hırçın, biraz çatlak ama olağanüstü içten bir sesti bu. Bu ses, Anadolu rock geleneğinin o isyankâr, halkçı tınısını taşıyordu; dinleyene 'gerçek', 'samimi', 'yapmacıksız' geliyordu. 2000'li yılların cilalı pop sesleri arasında, Akarsu'nun sesi bambaşka bir yerden geliyordu. Sahnede de aynı içtenlik, aynı enerji vardı. Yıllarca bar sahnelerinde çalmış, animatörlük yapmış bir müzisyen olarak Akarsu, kalabalığın karşısında doğal ve rahattı. Konserlerinde seyirciyle güçlü bir bağ kuruyordu; coşkusu, hareketi, müziğe kendini kaptırışı bulaşıcıydı. Onu izleyenler bir gösteri değil, içten bir paylaşım hissediyordu. Akarsu, kendini bilinçli olarak bir rock müzisyeni olarak konumlandırdı. Tercihleri — Cem Karaca şarkıları yorumlaması, Anadolu rock parçalarını seçmesi — onun nereye ait olmak istediğini gösteriyordu. O, popüler olmanın kolay yolunu değil, sevdiği müziği yapmanın yolunu seçti. Bu duruş, onu hayranları için daha da değerli kıldı; çünkü gerçek olduğu hissediliyordu. Gür sesi ve coşkulu sahnesiyle Barış Akarsu, kısa sürede sadık bir hayran kitlesi kazandı. Onu sevenler, bir popüler şarkıcıyı değil, kendilerinden biri olan, içten bir rock'çıyı seviyorlardı. Bu sevgi, Akarsu'nun en büyük gücüydü; ve ileride, en zor günlerinde bile, hayranları onun başında, onun yanında olacaktı. Müziğiyle kurduğu o samimi bağ, ününün ötesinde, kalıcı bir şeydi.