10 Şubat 1999 gecesinin ardından Ahmet Kaya'nın üzerindeki baskı dayanılmaz bir hâl aldı. Medyadaki linç kampanyası sürüyor, hakkında soruşturmalar açılıyor, can güvenliği tartışılır hâle geliyordu. Bütün bunların ağırlığı altında, sanatçı 1999 yazında Türkiye'den ayrılarak Fransa'ya, Paris'e gitti. Bu, bir tatil ya da bir konser turnesi değildi; bir zorunlu ayrılıktı, bir sürgündü. Ahmet Kaya, ömrü boyunca yoksulluğun, baskının, sansürün diliyle şarkı söylemiş bir adamdı; ama şimdi kendisi, doğduğu, büyüdüğü, türkülerini yazdığı ülkeden uzakta yaşamak zorunda kalıyordu. Bu, bir sanatçı için tasavvur edilebilecek en ağır cezalardan biriydi. Paris'te Ahmet Kaya, sürgünün bütün ağırlığını yaşadı. Ülkesini, dilini, dinleyicisini, sahnesini özledi. Bir röportajında ya da bir şarkısında dile getirdiği o hasret, sahte değildi; gerçek bir kopuşun, gerçek bir yaranın ifadesiydi. Sürgün, onun bedeninden çok ruhunu yordu. Türkiye'de ise hakkındaki hukuki süreç devam etti; Mart 2000'de, gıyabında, 'bölücü propaganda' suçlamasıyla mahkûmiyet kararı verildi. Bu, onun ülkesine dönüşünü daha da imkânsız hâle getirdi. Bir sanatçı, bir cümlesi yüzünden, hem evinden hem de geleceğinden edilmişti. Yine de Ahmet Kaya, Paris'te bile susmadı. Müziğine devam etti, yeni şarkılar üzerinde çalıştı, yeni bir albümün hazırlığına girişti. Sürgün onu yurdundan koparmıştı; ama sanatından koparamamıştı. O, en karanlık günlerinde bile, bir gün geri döneceği umuduyla şarkı söylemeyi sürdürdü.