
“Türk öyküsünü olaydan insana çeviren, Burgazada'nın balıkçılarını ve İstanbul'un kimsesizlerini sevgiyle yazan büyük hikâyeci.”
Sait Faik Abasıyanık'ın hayatı, bir yazarın koca bir edebiyat geleneğini sessizce nasıl değiştirdiğinin hikâyesidir. 1906'da Adapazarı'nda varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğdu; Bursa Lisesi'nde okudu, babasının ısrarıyla iktisat öğrenmek için Avrupa'ya gönderildi ama Grenoble'da edebiyatın ve bohem hayatın içine düştü. 1936'da yayımladığı Semaver ile Türk öyküsüne yeni bir nefes getirdi: artık kahraman, olay ya da ders değil; balıkçı, işsiz, hamal, sokak çocuğu, yani 'lüzumsuz' sayılan sıradan insan vardı sayfalarda. Ömrünün büyük bölümünü Burgazada'da, denizin ve adanın insanlarının arasında geçirdi. Sarnıç, Lüzumsuz Adam ve Alemdağ'da Var Bir Yılan ile durum öyküsünün ve modern Türk hikâyeciliğinin zirvesini kurdu. Yıllarca süren ağır bir karaciğer hastalığı, 11 Mayıs 1954'te kırk yedi yaşındayken hayatını bitirdi. Adına kurulan Sait Faik Hikâye Armağanı, bugün Türkiye'nin en köklü öykü ödülüdür.
Sait Faik Abasıyanık, 18 Kasım 1906'da Adapazarı'nda, dedesi Seyyid Ağa'nın evinde dünyaya geldi. Babası Mehmet Faik Bey kereste ve toprak işleriyle uğraşan, sözü geçen, varlıklı bir tüccardı; annesi Makbule Hanım ise oğlunun hayatının sonuna dek en yakınında duracak, telif haklarını ve evini bir gün müzeye dönüştürecek olan kadındı. Sait Faik tek çocuktu ve bu yalnız çocukluk, ileride bütün öykülerine sinen o yalnızlık duygusunun ilk tohumunu attı.
Adapazarı, yüzyılın başında çok sesli bir Anadolu kasabasıydı: pazarın gürültüsü, bahçeler, kavak ağaçları, Sakarya'nın getirip götürdüğü insanlar. Küçük Sait, günlerinin çoğunu annesi, dedesi ve ninesiyle geçirdi. Babasının işleri yüzünden aile bir süre Karamürsel'de de yaşadı; 1913'te yeniden Adapazarı'na döndüklerinde çocuk Rehber-i Terakki Mektebi'ne, ardından Adapazarı İdadisi'ne yazıldı.
Varlıklı bir ailenin çocuğu olmak ona rahat bir çocukluk verdi, ama Sait Faik hiçbir zaman sınıfının, çevresinin 'makbul' insanlarına yakın durmadı. Daha o yaşlarda dikkati hep kenarda kalanların, sokakta oynayan kimsesiz çocukların, kasabanın esnafının üzerindeydi. Gözlemci, sessiz, biraz dağınık bir çocuktu.
Doğduğu kasaba onun hafızasında hep bir başlangıç noktası olarak kaldı. İstanbul'un balıkçıları, adaların kıyıları, köprü altları onun asıl edebiyat coğrafyası olacaktı; ama insanı olduğu gibi, süslemeden, yargılamadan görme alışkanlığı, bu Anadolu kasabasının sokaklarında başladı.
Sait Faik'in çocukluğu, dağılan bir imparatorluğun ve Millî Mücadele'nin gerilimi içinde geçti. 1920-1922 yılları arasında, Yunan işgalinin Adapazarı çevresine yaklaşması üzerine aile yollara düştü. Düzce, Bolu ve Hendek üzerinden, savaşın belirsizliği içinde bir yerden bir yere taşındılar.
Bu göç yılları, rahat bir kasaba çocuğunun ilk kez yokluğu, korkuyu ve yersizliği yakından gördüğü dönem oldu. Yollarda karşılaştığı insanlar — muhacirler, askerler, kağnılarla göçen aileler, çaresizlikleri içinde bile birbirine tutunan sıradan insanlar — onun belleğine kazındı.
Ailesinin maddi imkânları onları en ağır yoksunluktan korusa da, Sait Faik bu yıllarda bir gerçeği sezdi: insanın asıl hikâyesi, rahat salonlarda değil, tam da bu kıyıda köşede kalmış, adı sanı duyulmamış hayatlarda saklıydı. İleride 'küçük insan'ı edebiyatın merkezine taşıyacak yazarın bakışı, biraz da bu göç yollarında biçimlendi.
Savaş bittiğinde aile yeniden toparlandı; ama o yılların izi, Sait Faik'in hiçbir zaman büyük kahramanlara, parlak olaylara, gösterişli derslere itibar etmeyen edebiyat anlayışında hep kaldı. O, gürültünün değil, gürültünün altında ezilen sessiz hayatın yazarı olacaktı.

1924'te aile İstanbul'a yerleşti ve Şehzadebaşı semtine, Bozdoğan Kemeri yakınındaki Kirazlımescit Caddesi'ndeki eve taşındı. İstanbul, Sait Faik için artık ömür boyu sürecek bir aşkın, hiç bitmeyen bir merakın adı olacaktı. Genç adam İstanbul Erkek Lisesi'ne yazıldı.
Ama okul hayatı pürüzsüz gitmedi. 1925'te, bir öğrenci olayına karışması üzerine — anlatılana göre bir öğretmenle yaşanan bir gerginlik ve sınıfça düzenlenen bir muziplik yüzünden — İstanbul Erkek Lisesi'nden uzaklaştırıldı. Bu, onun otoriteyle, kalıplarla, 'olması gerektiği gibi' davranma baskısıyla arasının hiçbir zaman iyi olmayacağının ilk işaretiydi.
Lise hayatına devam edebilmek için Bursa Erkek Lisesi'ne nakledildi. İstanbul'dan ayrılmak zorunda kalmak onu üzdü; ama bu zorunlu yer değiştirme, ileride en güzel okul yıllarına ve ilk yazı denemelerine kapı açacaktı.
Bu dönemde Sait Faik'in karakteri belirginleşmeye başlamıştı: kurallara sığmayan, biraz dağınık, içine kapanık ama insanlara karşı son derece meraklı bir genç. Diploma, kariyer, 'adam olmak' gibi kavramlar onu hiçbir zaman cezbetmedi. Onun istediği tek şey, sokağa çıkıp insanlara bakmak ve gördüğünü yazmaktı.
Sait Faik 1928'de Bursa Erkek Lisesi'nden mezun oldu. Bursa yılları, bir lise öğrencisinin sıradan günlerinden çok daha fazlasıydı onun için: edebiyatla, yazıyla, kendi sesiyle ilk ciddi karşılaşmaları burada gerçekleşti. Okul yıllarında yazdığı denemeler, ileride bütün bir öykü anlayışının habercisiydi.
Mezuniyetin ardından İstanbul'a döndü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydoldu. Yükseköğrenim, onun için bir diploma kovalama isteği değil, edebiyatın içinde daha derinlere inme arzusuydu; yine de sınıfların, derslerin, sınavların disiplinine asla tam olarak uyum sağlayamadı.
9 Aralık 1929'da ilk yazısı, 'Uçurtmalar' başlıklı metin, Milliyet gazetesinde yayımlandı. Genç bir yazarın matbaada ilk kez kendi adını görmesi, hayatının dönüm noktalarından biriydi. Artık yazmak, onun için bir hayal değil, gerçekleşmeye başlamış bir uğraştı.
Bu yıllarda Sait Faik, hem üniversite çevresinde hem İstanbul'un kahvelerinde, sokaklarında dolaşarak kendi malzemesini topluyordu. Kitaplardan öğrendiği kadar, belki ondan da fazla, insanların yüzlerinden, konuşmalarından, sessizliklerinden öğreniyordu. Edebiyat fakültesi sıralarından çok, şehrin kendisi onun asıl okuluydu.
Babası Mehmet Faik Bey, oğlunun edebiyata olan tutkusunu pek de hayırlı bulmuyordu. Sağlam bir meslek, oturmuş bir gelecek istiyordu onun için. 1930-1931 yıllarında Sait Faik, babasının ısrarıyla iktisat öğrenmek üzere Avrupa'ya gönderildi. İlk durağı İsviçre'nin Lozan şehri oldu.
Ama iktisat dersleri Sait Faik'i hiç sarmadı. Lozan'da kısa sürede sıkıldı ve Fransa'ya geçti. Fransızcasını ilerletti ve Grenoble Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde üç dönem boyunca öğrenim gördü. Grenoble'da geçirdiği yıllar, onun sanatçı kişiliğinin en belirleyici dönemlerinden biri oldu.
Bu yıllarda Paris, Strazburg, Lyon ve Marsilya arasında dolaştı; Avrupa şehirlerinin sokaklarını, kafelerini, insanlarını tanıdı. Fransa'daki bohem öğrenci hayatı — kafeler, içki, edebiyat sohbetleri, başıboş gezintiler — onun hem mizacını hem de yazı anlayışını derinden etkiledi. Burada Batı edebiyatını, çağdaş öykü ve roman anlayışını yakından gördü.
Düzenli bir öğrenci olmadı; derslere değil, hayata daha çok ilgi duydu. Sonunda öğrenimini tamamlamadan, babasının çağrısı üzerine — düzensiz hayatından duyduğu rahatsızlık nedeniyle — Türkiye'ye döndü. Avrupa ona bir diploma vermedi; ama çok daha değerli bir şey verdi: insanı, şehri ve yalnızlığı yeni bir gözle görme biçimi. Grenoble yılları, Türk öyküsünün geleceğini sessizce hazırlayan yıllar oldu.
Sait Faik, Avrupa'dan İstanbul'a döndüğünde önünde alışılmış bir hayat yolu vardı: bir meslek edinmek, düzene girmek, ailesinin beklediği 'işe yarar' adam olmak. Bir süre Halıcıoğlu'ndaki Ermeni Yetim Mektebi'nde Türkçe öğretmenliği yaptı. Ama öğretmenlik de, hiçbir düzenli iş gibi, onu uzun süre içinde tutmadı.
Çocuklara ders vermek ona belki birçok yüz, birçok küçük hayat tanıttı; yine de Sait Faik'in yaratılışı hiçbir kuruma, hiçbir mesai saatine sığmıyordu. Babasının istediği gibi tüccar olmayı, memur olmayı, 'sağlam bir geleceği' hep reddetti. Onun istediği tek şey vardı: serbestçe dolaşmak, insanlara bakmak ve yazmak.
Bu yıllarda İstanbul'un her yanını arşınladı: kenar mahalleler, balıkçı barınakları, köprü altları, meyhaneler, küçük kahveler. Ailesinin maddi durumu ona çalışmadan yaşama lüksü tanıyordu; bu da onu, kazanç kaygısı olmadan, yalnızca gördüğünü yazmaya adanmış ender yazarlardan biri yaptı.
Öğretmenlik dönemi kısa sürdü ama önemliydi: Sait Faik'in 'normal' bir hayata yapılmış son ciddi denemesiydi. O denemenin başarısızlığı, aslında bir kaybediş değil, bir kazançtı. Çünkü bu başarısızlık, onu tam olarak olması gereken şeye, yani tam zamanlı bir hikâyeciye doğru itti.
1936'da Sait Faik ilk öykü kitabı Semaver'i yayımladı. Bu ince kitap, Türk hikâyeciliği için sessiz ama köklü bir kırılma noktası oldu. Semaver'le birlikte Türk öyküsü, alışık olduğu yerden — kuvvetli olaylardan, çarpıcı sonlardan, açık ya da gizli derslerden — uzaklaşmaya başladı.
Sait Faik'in öykülerinde kahraman, artık büyük adamlar, kahramanlar ya da örnek kişiler değildi. Onun sayfalarına bir fabrika işçisi, bir balıkçı, bir mahalle çocuğu, bir kahve müşterisi, gündelik hayatın içinde adı sanı duyulmamış insanlar girdi. 'Semaver' öyküsünde olduğu gibi, bir ailenin sabah çayı, basit bir gündelik an, koca bir hayatın özeti olabiliyordu.
Bu, Cumhuriyet döneminin klasik öykü anlayışına karşı sessiz bir başkaldırıydı. Sait Faik 'durum öyküsü'nün — yani olaydan çok atmosferi, ânı, insanın iç dünyasını öne çıkaran hikâyenin — Türk edebiyatındaki en büyük ustası olacaktı. Olay örgüsü gevşedi, ama insan derinleşti.
Semaver'in dili de yeniydi: konuşma diline yakın, sıcak, içten, süsten arınmış bir Türkçe. Sait Faik bu kitapla yalnızca bir yazar olarak doğmadı; aynı zamanda kendisinden sonraki kuşaklara — durum öyküsünün, modern Türk hikâyesinin yolunu açtı. Yirmi yıl sürecek bir verimliliğin ilk adımıydı bu.


1938 yılının Ağustos ayında aile, Burgazada'da bir köşk satın aldı. Bu satın alma, Sait Faik'in hayatının belki en belirleyici olayıydı. Çünkü Burgazada artık yalnızca bir yazlık değil, onun edebiyatının kalbi, ruhunun limanı olacaktı.
Babasının ölümünden sonra Sait Faik kışları İstanbul'da, Şişli'deki Kırağı Sokak'taki evde annesiyle birlikte yaşadı; yazları ise Burgazada'ya çekildi. Ama gerçekte adada her mevsim bir parçasını bıraktı. Adanın küçük iskelesi, balıkçı kahveleri, çam ormanı, kıyıdaki kayıklar, Kalpazankaya'nın rüzgârı — bütün bunlar onun öykülerinin doğal sahnesi oldu.
Burgazada'da Sait Faik, yazar kimliğinden sıyrılıp adanın sıradan bir insanı gibi yaşadı. Balıkçılarla denize çıktı, kahvelerde oturdu, Rum, Ermeni, Türk komşularıyla, ada esnafıyla dostluk kurdu. Onlarla konuşurken not tutmazdı; insanları yaşayarak tanır, sonra evine döndüğünde o yüzleri, o sesleri kâğıda dökerdi.
Bu adaya bağlılık, edebiyatımızda eşine az rastlanır bir şeydi. Sait Faik için Burgazada bir mekândan ibaret değildi; insanı en yalın, en çıplak haliyle görebildiği bir gözlemeviydi. 'Adalı bir öykücü' denmesi boşuna değildir: onun yaşama sevinciyle dolu hikâyelerinin çoğu, bu küçük adanın kıyılarında doğdu.
1939'da Sait Faik ikinci öykü kitabı Sarnıç'ı yayımladı. Semaver'le açtığı yolu derinleştiren bu kitapta, yazarın 'küçük insan'a, sıradan hayatın içindeki şiire olan ilgisi daha da belirginleşti. Sarnıç, Sait Faik'in ilk dönem yapıtlarının ikinci halkasıydı; 1940'ta yayımlanan Şahmerdan ile bu ilk dönem tamamlanacaktı.
Bu yıllar Sait Faik'in adının yavaş yavaş duyulduğu, öykülerinin Varlık gibi dergilerde yayımlandığı, edebiyat çevrelerinde dikkat çekmeye başladığı bir dönemdi. Henüz büyük bir üne kavuşmamıştı; ama onu okuyanlar, Türk öyküsünde bambaşka bir sesin belirdiğini sezmişti.
14 Mayıs 1939'da Sait Faik, uluslararası Mark Twain Derneği'nin (International Mark Twain Society) onursal üyeliğine seçildi. Amerikan yazarı Mark Twain'in anısına kurulmuş bu derneğin onursal üyeliği, genç bir Türk öykücüsü için anlamlı bir tanınmaydı; öykülerinin sınırlarının ötesine geçtiğinin işaretiydi.
Yine de Sait Faik bu tür unvanların peşinde koşan biri olmadı. Onun için asıl ödül, bir balıkçıyla kurduğu dostluk, bir çocuğun yüzündeki ifadeyi yakalayabilmek, bir öyküyü tam istediği gibi bitirebilmekti. Ün ve unvanlar gelip geçiyordu; o, adanın kıyısında, kendi sessiz işine devam ediyordu.
İlk üç kitabının ardından Sait Faik bir sessizlik dönemine girdi. Bu durgunluk yıllarında, yazının değişik bir biçimini denedi: gazetecilik. 1942 yılının Mayıs ayında, İstanbul'da çıkan Haber-Akşam Postası gazetesinde adliye muhabirliği yaptı.
6-31 Mayıs 1942 tarihleri arasında, gazetenin 'Mahkemelerde' başlıklı köşesinde kendi imzasıyla yaklaşık yirmi altı yazı yayımladı. Bu kısa muhabirlik dönemi yalnızca bir aylık bir işti; ama Sait Faik'in edebiyatı için beklenmedik biçimde verimli oldu.
Mahkeme salonları, ona insan çeşitliliğinin en çiğ, en çıplak halini gösterdi. Sanık sandalyesinde oturan hırsızlar, dolandırıcılar, kavgacılar, çaresizler; tanık kürsüsündeki sıradan insanlar; hâkimin önünde anlatılan küçük, hazin, kimi zaman gülünç hayat hikâyeleri. Sait Faik bütün bu yüzleri dikkatle izledi, dinledi.
Adliye muhabirliği, onun öykülerindeki insan kadrosunu genişletti. Mahkeme salonlarında tanıdığı insanlar, sonradan hikâyelerine sızdı. Sait Faik gazeteciliği, kuru bir haber dili değildi; insana odaklanan, merhametli, edebî bir muhabirlikti. Bu kısa deneyim, onun 'insanı olduğu gibi görme' sanatını besleyen bir başka kaynak oldu.
1944'te Sait Faik, ilk ve tek romanı Medarı Maişet Motoru'nu yayımladı. Annesi Makbule Hanım'ın maddi desteğiyle bastırdığı bu roman, adalardaki ve İstanbul'daki balıkçıların geçim derdini, küçük insanların hayatta kalma mücadelesini anlatıyordu.
Ama roman, yayımlanır yayımlanmaz Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Sait Faik'in yoksul insanları, balıkçıların sıkıntılarını çıplaklıkla anlatan bu kitabı, dönemin yetkilileri tarafından sakıncalı bulunmuştu. Yazar için bu, hayatının en büyük kırgınlıklarından biriydi.
Kendini tam zamanlı bir yazar olmaya adamış, hayatını bütünüyle edebiyata vermiş bir insanın önüne çıkan bu engel, içinde büyük bir gerilim yarattı. Yazmak ve yazdığını özgürce yayımlamak arasındaki bu kopukluk, onu derinden sarstı.
Roman, ancak yıllar sonra — bazı bölümleri çıkarılarak — 1952'de Bir Takım İnsanlar adıyla yeniden basılabildi. Medarı Maişet Motoru'nun toplatılması, Sait Faik'in 'lüzumsuz', 'önemsiz' sayılan insanları edebiyatın merkezine taşırken nasıl bir dirençle karşılaştığını gösteren acı bir olaydı. Yine de o, susmayı değil, yazmaya devam etmeyi seçti.
Yıllar süren bir suskunluğun ardından Sait Faik, 1948'de Lüzumsuz Adam adlı öykü kitabını yayımladı. On dört öyküden oluşan bu kitap, yazarın hayatında ve sanatında yeni, son derece verimli bir dönemin başlangıcı oldu. Lüzumsuz Adam, Sait Faik'in 'orta dönem' yapıtlarının habercisiydi.
Kitabın adı bile bir manifesto gibiydi. 'Lüzumsuz adam' — yani işe yaramaz, gereksiz, toplumun makbul saymadığı insan — Sait Faik'in bütün edebiyatının merkezindeki figürdü. Toplumun kıyısına itilmiş, yalnız, biraz tuhaf, ama derinden insan olan bu kişiler, onun en sevdiği kahramanlardı.
Bu dönemde Sait Faik'in hayata ve insana bakışı da değişmişti. İlk kitaplarının daha aydınlık, yaşama sevinciyle dolu havasına, artık yalnızlığın, hastalığın, ölüm düşüncesinin gölgesi karışıyordu. Yine de insan sevgisi, hiç eksilmedi; aksine daha da derinleşti.
Lüzumsuz Adam'dan sonra Sait Faik art arda kitaplar yayımladı: 1950'de Mahalle Kahvesi, 1952'de Havuz Başı ve Son Kuşlar. Şahmerdan'dan yaklaşık yedi yıl sonra gelen bu patlama, bir yazarın olgunluk dönemine girdiğinin işaretiydi. Sait Faik artık, kendi yalnızlığını ve insana duyduğu derin bağlılığı, hayatının kalan kısa zamanına sığdırmaya çalışıyordu.
Sait Faik'in hayatının son yıllarına, ağır bir hastalık damga vurdu. 1945'ten itibaren ciddi bir karaciğer rahatsızlığının belirtileri ortaya çıkmış, 1948'e gelindiğinde tanı kesinleşmişti: siroz. Bu hastalığın, gençlik yıllarından başlayan ve Fransa'daki bohem dönemde kök salan içki alışkanlığıyla yakından ilgili olduğu söylenir.
Siroz, Sait Faik'in bedenini yavaş yavaş tüketti. Ama hastalık, onun yazma tutkusunu söndüremedi; aksine, ölümün yakınlığı, öykülerine yeni bir derinlik, yeni bir yoğunluk kattı. Son dönem hikâyelerinde yalnızlık duygusu, varoluşun kırılganlığı, hayatla vedalaşmanın hüznü daha güçlü biçimde duyulur oldu.
Hasta yıllarında bile Sait Faik adasından, İstanbul'dan, insanlardan kopmadı. Burgazada'nın kıyısında, kahvelerinde, balıkçılarının arasında olmayı sürdürdü. Hastalığı onu içine kapatmadı; tam tersine, hayata daha sıkı sarılmasına, her ânın değerini daha keskin biçimde duymasına yol açtı.
Doktorların uyarılarına rağmen yaşama biçimini bütünüyle değiştiremedi. Bedeni zayıflarken kalemi güçlendi. Sirozun gölgesinde geçen bu yıllar, Türk edebiyatının en yoğun, en olgun öykülerinin yazıldığı yıllar oldu. Sait Faik, kendi sonunu bilen bir adamın sakinliğiyle, yazmaya — yani yaşamaya — devam etti.

Sait Faik'in olgunluk dönemi öyküleri — Mahalle Kahvesi, Havuz Başı, Son Kuşlar — onun edebî dünyasını bütün genişliğiyle ortaya koydu. Bu kitaplarda yazarın kahramanları hep aynı yerden geliyordu: hayatın kenarından. İşsizler, hamallar, balıkçılar, sokak kadınları, kimsesiz çocuklar, küçük esnaf, mahalle kahvesinin müdavimleri.
Sait Faik bu insanları hiçbir zaman tepeden, acıyarak ya da yargılayarak anlatmadı. Onun bakışında her zaman bir sevgi, bir anlayış, bir kardeşlik vardı. Eleştirmen Ceyhun Atuf Kansu'nun dediği gibi, Sait Faik hikâyeciliğinin asıl hammaddesi insan sevgisiydi. O, toplumsal tezler üretmek yerine, tek tek insanlara, onların yüzlerine, sessizliklerine, küçük mutluluklarına eğildi.
Öykülerinde toplumsal kavgalardan, büyük çatışmalardan çok, bireyin iç dünyası vardı. İstanbul'un kenar mahalleleri, deniz kıyıları, balıkçı barınakları, köprü altları, Tünel — bütün bu mekânlar onun öykülerinde canlı birer karaktere dönüştü. Olay neredeyse silinir, geriye ânın kendisi, atmosfer, insanın varlığı kalırdı.
Ve bütün bu hikâyelerin altında, ne kadar hüzünlü olurlarsa olsunlar, hep bir yaşama sevinci akardı. Sait Faik, ölümün ve yalnızlığın yakınlığını bilen bir adam olarak bile, hayatın küçük güzelliklerine — bir balığın parıltısına, bir çocuğun gülüşüne, deniz kokusuna — sımsıkı tutundu. Bu, onun edebiyatının en kalıcı dersiydi: hayatı, olduğu gibi, sevmek.
1954 yılının Mart ayında, Sait Faik son kitabı Alemdağ'da Var Bir Yılan'ı yayımladı. Ölümünden yalnızca birkaç ay önce çıkan bu kitap, onun hem son sözü hem de sanatının doruğu oldu. Eleştirmenler bu yapıtı, 1950'li yılların Türk öyküsünün zirvesi olarak değerlendirir.
Alemdağ'da Var Bir Yılan, Sait Faik'in önceki kitaplarından farklı bir hava taşıyordu. Bu kitapta yazar, kendi yalnızlığını çok daha derinden, çok daha çıplak biçimde anlattı. Gerçekçi gözlemin sınırlarını zorlayan, yer yer gerçeküstücü, düşsel, simgesel öyküler vardı sayfalarda. Kitabın ilk beş öyküsü, daha önce hiçbir dergi ya da gazetede yayımlanmamıştı.
Kitap, Türk öyküsünün en sevilen metinlerinden bazılarını barındırır. 'Hişt Hişt!' — adanın çamlığında, doğanın ve hayatın çağrısını duyan o ünlü öykü — artık ölümsüzleşmiş bir hikâyedir. 'Dülger Balığının Ölümü' ve 'Yani Usta' da bu kitabın unutulmaz parçalarındandır.
Alemdağ'da Var Bir Yılan, Türk hikâyeciliğindeki modern, çağdaş dönüşümün hazırlayıcı yapıtlarından biri sayılır. Sait Faik bu kitapla, durum öyküsünün ötesine geçerek, insanın iç dünyasını, yalnızlığını ve hayata tutunma çabasını yeni bir anlatım diliyle vermeyi denedi. Bir yazarın son nefesinde ulaştığı bu zirve, onun en büyük edebî mirasıdır.

1954 yılının Mayıs ayında Sait Faik'in hastalığı son aşamasına ulaştı. 5 Mayıs'ta ağır bir kriz geçirdi ve İstanbul'da Marmara Kliniği'ne kaldırıldı. Yıllardır bedenini tüketen siroz, artık geri dönüşü olmayan bir noktaya gelmişti.
11 Mayıs 1954 gecesi, saat 02:35 sularında, Sait Faik Abasıyanık bir yemek borusu kanaması sonucu hayatını kaybetti. Henüz kırk yedi yaşındaydı. Türk edebiyatı, en özgün öykücülerinden birini, hayatının ve kaleminin en olgun döneminde yitirdi.
Ertesi gün, 12 Mayıs'ta, İstanbul'da büyük bir kalabalığın katıldığı bir törenle Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Yıllar sonra annesi Makbule Hanım da onun yanına gömülecek; anne ve oğul, aynı mezarda yan yana yatacaktı.
Sait Faik geride yalnızca on dört kitap bırakmadı; geride bir bakış, bir duyarlık, bir edebiyat anlayışı bıraktı. 'Bir insanı sevmekle başlar her şey' diyen, balıkçıyı, işsizi, kimsesiz çocuğu, 'lüzumsuz' sayılan herkesi sevgiyle yazan bir hikâyeci, bedeniyle göçtü ama sesiyle kaldı. Kısa hayatı bitmişti; ama Türk öyküsündeki etkisi daha yeni başlıyordu.
Sait Faik Abasıyanık'ın ölümünden sonra, Makbule Hanım'ın bağışı sayesinde Darüşşafaka Cemiyeti'nin gözetiminde bir ödül kuruldu: Sait Faik Hikâye Armağanı. Bu armağan, her yıl bir önceki yıl yayımlanmış en iyi öykü kitabına verilmektedir.
Sait Faik Hikâye Armağanı, Türkiye'nin en köklü ve en saygın öykü ödüllerinden biri olmuştur. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir verilen bu ödül, Türk öyküsünün gelişimini, yeni seslerin duyulmasını desteklemiş; pek çok önemli yazarın adının duyulmasına vesile olmuştur.
Bu, Sait Faik'in en güzel miraslarından biridir: kendi adına verilen ödül, onun en sevdiği edebî türü — öyküyü — yaşatmaya, beslemeye, yeni kuşaklara taşımaya devam etmektedir. Bir yazar, ölümünden sonra bile genç hikâyecilere yol açmayı sürdürür.
Sait Faik Abasıyanık bugün Türk edebiyatının en sevilen, en çok okunan yazarlarından biridir. Onun durum öyküsüne getirdiği yenilik, küçük insana duyduğu büyük sevgi, sade ve sıcak Türkçesi, kendisinden sonraki bütün öykücüleri etkiledi. Burgazada'nın bir balıkçısını anlatırken aslında bütün insanlığı anlatan bu yazar, 'bir hayat, bir sergi' olarak hâlâ Türk okurunun kalbinde yaşıyor.


Sait Faik'in ölümünden sonra annesi Makbule Abasıyanık, oğlunun edebî mirasını korumak için olağanüstü bir karar verdi. Sait Faik'in kitaplarının telif haklarını, uzun yıllar yaşadığı Şişli'deki Kırağı Sokak'taki evi, başka gayrimenkullerini ve en önemlisi Burgazada'daki köşkü Darüşşafaka Cemiyeti'ne bağışladı.
Bağışın bir şartı vardı: Burgazada'daki köşk, Sait Faik Abasıyanık Müzesi'ne dönüştürülecekti. 8 Kasım 1959'da müze resmen ziyarete açıldı. Böylece yazarın bir zamanlar yaşadığı, yazdığı, balıkçı dostlarını ağırladığı ev, onun anısını yaşatan bir mekâna dönüştü.
Bugün müzede Sait Faik'in eşyaları, kitapları, el yazıları, fotoğrafları, kişisel belgeleri ve nüfus cüzdanı gibi hatıraları sergilenir. Burgazada'nın çamları arasındaki bu ev, edebiyatseverler için bir hac yeri gibidir; yazarın hayatına bizzat dokunmanın mümkün olduğu nadir yerlerden biridir.
Burgazada, ölümünden sonra da Sait Faik'i sahiplenmeyi sürdürdü. Adada onun adını taşıyan bir orman vardır; kıyısına bir heykeli dikilmiştir. 'Adalı öykücü', sevdiği adaya sonsuza dek mâl oldu. Müze, onun edebiyatının doğduğu coğrafyada, hâlâ ayakta durarak yeni kuşaklara o sıcak, insan sevgisiyle dolu sesi fısıldamayı sürdürüyor.
Bir hayat. Bir sergi.
HoldHistory ile üretilmiştir.