
“Bozkırın tezenesi — Abdal geleneğinin bağrından çıkıp bütün bir milletin gönül dilini söyleyen halk ozanı.”
Neşet Ertaş (1938-2012), Türk halk müziğinin ve Orta Anadolu abdal geleneğinin en büyük temsilcilerinden biridir. Kırşehir'in Kırtıllar köyünde, kuşaklardır müzikle geçinen yoksul bir abdal ailesinde doğdu; bağlama ustası babası Muharrem Ertaş'ın yanında daha çocuk yaşta keman ve bağlama öğrenip düğün düğün dolaşarak büyüdü. 1957'de ilk plağını çıkardı, 'Gönül Dağı', 'Zahidem', 'Neredesin Sen' ve 'Acem Kızı' gibi türküleriyle Anadolu'nun ortak hafızasına işledi. Yaşar Kemal ona 'Bozkırın Tezenesi' adını verdi. Parmaklarındaki rahatsızlık ve çocuklarının geleceği için 1979'da Almanya'ya göçtü, yirmi üç yıl gurbette yaşadı; 2000'de Türkiye'ye döndüğünde unutulmadığını, aksine efsaneleştiğini gördü. Devlet sanatçılığı unvanını 'Ben zaten devletin, milletin sanatçısıyım' diyerek reddetti; sade, gösterişsiz, alçakgönüllü yaşadı. UNESCO onu 'Yaşayan İnsan Hazinesi' ilan etti. 25 Eylül 2012'de İzmir'de hayata gözlerini yumdu ve vasiyeti üzerine Kırşehir'de babasının yanına gömüldü.
1938 yılında, Kırşehir'in Çiçekdağı ilçesine bağlı Kırtıllar köyünde, yüzyıllardır sazıyla ve sözüyle hayatını kazanan bir abdal ailesinin oğlu olarak dünyaya geldi Neşet. Babası Muharrem Ertaş, Orta Anadolu bozlaklarının en güçlü seslerinden, halkın 'çiçekdağlı' diye andığı usta bir bağlama ve keman çalıcısıydı; annesi Döne ise sıkıntılı bir hayatın içinde dört çocuğunu büyütmeye çalışan, erken yaşta vefat eden bir kadındı.
Abdallar, Anadolu'nun kadim halk müziği topluluğuydu. Düğünlerde, bayramlarda, kına gecelerinde çalıp söyler; toprağı, malı mülkü olmayan, geçimini yalnızca çalgısından sağlayan gezgin bir topluluktu. Çoğu zaman hor görülen, 'çalgıcı takımı' diye küçümsenen bu insanlar, aslında Anadolu'nun en derin müzik hafızasını kuşaktan kuşağa taşıyan asıl ustalardı. Neşet, işte bu geleneğin tam ortasına doğdu.
Kırtıllar köyündeki ev yoksuldu; toprak damlı, basit bir köy eviydi. Neşet sekiz yaşına kadar bu köyde yaşadı, sonra ailesiyle birlikte İbikli köyüne taşındılar. Çocukluğu boyunca etrafında hep saz sesi, türkü sesi, davul-zurna sesi vardı. Müzik onun için sonradan öğrenilen bir meslek değil, doğduğu andan itibaren içinde olduğu bir hayat biçimiydi.
Kendisi yıllar sonra, hayatı boyunca kendisini etkileyen tek kişinin babası Muharrem Ertaş olduğunu söyleyecekti. Babası onun hem ilk öğretmeni, hem ustası, hem de yol göstericisiydi. Abdal geleneğinde sanat babadan oğula geçerdi; Neşet de bu zincirin halkalarından biri olarak dünyaya gelmişti.
O yıllarda Anadolu yoksuldu, Cumhuriyet henüz gençti ve köyler kendi kaderine bırakılmış gibiydi. Bozkırın ortasındaki bu küçük köyde doğan çocuğun, ileride bütün bir milletin gönül diline tercüman olacağını, türkülerinin Almanya'dan İstanbul'a, Kırşehir'den Avrupa'nın gurbet evlerine kadar yankılanacağını o gün kimse bilemezdi.
Neşet henüz beş-altı yaşlarındayken babası Muharrem Ertaş onun eline önce bir keman tutuşturdu. Orta Anadolu abdallarında keman, bağlama kadar yaygın bir çalgıydı ve düğünlerin vazgeçilmeziydi. Küçük Neşet, parmakları yayı zor kavrarken bile sazın ve kemanın dilini öğrenmeye başladı.
Babası katı ama sabırlı bir ustaydı. Müziği bir oyun gibi değil, hayatın kendisi gibi öğretiyordu. Neşet kemandan sonra bağlamaya geçti ve bağlama onun ömür boyu sürecek yoldaşı oldu. Tezene, yani bağlamayı çalmak için kullanılan mızrap, ileride ona verilecek 'Bozkırın Tezenesi' lakabının da kaynağı olacaktı.
O çağda köy çocukları okula gönderilirdi ama abdal çocukları için durum farklıydı. Neşet ilkokula başladı, fakat ailenin geçimi düğünlere bağlı olduğu için okulu sürdürmek mümkün olmadı. Babasıyla birlikte köy köy dolaşıp çalmak gerekiyordu; bir düğün, ailenin haftalarca rızkı demekti. Böylece Neşet'in eğitimi sazın başında, hayatın içinde sürdü; okuma yazmayı ona ağabeyi öğretti.
Bu yıllarda Neşet, sadece çalmayı değil, dinlemeyi de öğrendi. Babasının söylediği bozlakları, ağıtları, oyun havalarını içine sindirdi. Orta Anadolu'nun acılı, kıvrak, hem yanık hem oynak müzik dilini kanına işledi. Abdal müziği yazılı notalarla değil, kulaktan kulağa, dizden dize aktarılırdı; Neşet de bu sözlü geleneğin son büyük ustalarından biri olarak yetişiyordu.
Çocukluğu erken bitti. Oyun çağında düğün çağına geçmiş, daha büyümeden bir sanatçının sorumluluğunu omuzlamıştı. Ama bu erken olgunluk, ileride türkülerine sinecek o derin hüznün ve insan sevgisinin de tohumuydu.
On yaşına geldiğinde Neşet artık babasının yanında düzenli olarak düğünlerde çalıyordu. Orta Anadolu'nun köylerinde düğünler günlerce sürer, abdal çalgıcılar köyden köye davet edilirdi. Neşet, babası Muharrem Ertaş'la birlikte bu düğünlerin yorgun ama bereketli yollarına düştü.
Düğünlerde çalmak kolay değildi. Soğukta, sıcakta, bazen sabaha kadar saz çalmak; uzun yolları yürüyerek ya da at sırtında aşmak; çoğu zaman karın tokluğuna, bazen de hor görülerek çalışmak gerekiyordu. Abdallar gittikleri köylerde misafir gibi değil, hizmetkâr gibi karşılanırdı. Neşet bu küçümseyici bakışı çocuk yaşta iliklerine kadar hissetti ve bu acı, onu insan onuruna, eşitliğe, sevgiye dair derin bir duyarlılığa götürdü.
Bu sekiz yıl boyunca Neşet, babasının yanında âdeta bir konservatuvar eğitimi aldı. Yüzlerce türkü, oyun havası, bozlak öğrendi. Repertuvarı genişledi, çalış tekniği oturdu, sesi olgunlaştı. Aynı zamanda bir sanatçının halkla nasıl iletişim kurduğunu, bir düğün kalabalığını nasıl coşturup nasıl ağlatacağını öğrendi.
Yoksulluk hep yanı başındaydı. Bazı kışlar çok zor geçti; düğün olmayan aylarda evde ekmek sıkıntısı çekildi. Neşet sonradan o yılları anlatırken hiç şikâyet etmedi; aksine, çektiği sıkıntıların kendisine insanı ve hayatı öğrettiğini söyledi. 'Acıyı bal eyledik' derken işte bu çocukluğu anlatıyordu.
Babasıyla geçen bu yıllar, Neşet Ertaş'ın sanatının temelini attı. O artık sadece bir abdal çocuğu değil, geleneği omuzlayan genç bir ustaydı. Ama bozkırın o küçük köylerine sığmayacak kadar büyük bir ses taşıyordu içinde.
On dört yaşına geldiğinde Neşet, hayatının ilk büyük kararını verdi: Kırşehir'in köylerinden çıkıp İstanbul'a gitmek. Bu, abdal geleneğinin dar dünyasından çıkıp daha geniş bir hayata adım atmak demekti. Genç Neşet, sazını omzuna aldı ve büyük şehrin yoluna düştü.
İstanbul, bir köy çocuğu için hem büyüleyici hem ürkütücüydü. Neşet, Beyoğlu'nun gazinolarında, eğlence yerlerinde çalmaya başladı. Burası köy düğünlerinden çok farklıydı; şehrin gece hayatı, kalabalık, yabancılık... Ama Neşet'in elindeki bağlama her yerde aynı dili konuşuyordu. Orta Anadolu'nun yanık türküleri, İstanbul'un gazinolarında da insanların yüreğine dokunuyordu.
İstanbul'da geçirdiği yaklaşık iki yıl, Neşet için bir geçiş dönemi oldu. Köyün dar imkânlarından çıkıp profesyonel müzik hayatının nasıl işlediğini gördü. Sahne deneyimi kazandı, farklı müzisyenlerle tanıştı, kendi sesini ve çalış tarzını bu büyük şehrin imbiğinden geçirdi.
Ancak İstanbul ona tam anlamıyla yurt olmadı. Gazino hayatının yoğun temposu, gurbetin yalnızlığı genç sanatçıyı yordu. İki yılın sonunda Ankara'ya geçmeye karar verdi. Çünkü Ankara, Orta Anadolu'nun ortasındaydı; kendi memleketine, kendi müziğinin coğrafyasına daha yakındı.
İstanbul yılları kısa sürdü ama Neşet Ertaş'ın hayatında önemli bir dönüm noktasıydı. Bir köy düğünü çalgıcısı olmaktan çıkıp, sesini bütün Türkiye'ye duyuracak bir sanatçıya dönüşmenin ilk adımıydı. Sazı omzunda, gönlünde memleket hasreti, genç Neşet artık başka bir yola girmişti.
1957 yılı, Neşet Ertaş'ın hayatında bir dönüm noktası oldu. Henüz on dokuz yaşındayken ilk plağını çıkardı. Bu plakta, babası Muharrem Ertaş'ın söylediği 'Neden Garip Garip Ötersin Bülbül' türküsü yer alıyordu. Babadan oğula geçen sanat, artık plak yoluyla bütün ülkeye ulaşıyordu.
İlk plağın ardından Neşet, Ankara'ya yerleşti ve müzik hayatını orada sürdürdü. O yıllarda Türkiye Radyolarının halk müziği yayınları, Anadolu'nun her köşesine ulaşan en güçlü kültür kanalıydı. Neşet, 'Kırşehirli Neşet Ertaş' adıyla 'Yurttan Sesler' programlarında türküler söyledi. Radyodan yükselen o yanık ses, kısa sürede milyonların gönlüne girdi.
Plaklar ve radyo, Neşet Ertaş'ı bir anda Anadolu'nun en sevilen seslerinden biri yaptı. Türküleri köy kahvelerinde, evlerde, otobüslerde, gurbet yollarında çalınmaya başladı. İnsanlar onun sesinde kendi acılarını, kendi sevdalarını, kendi memleket özlemlerini buldu. Çünkü Neşet yapmacık bir sanatçı değildi; söylediği her sözü yaşamış, çektiği her acıyı türküye dönüştürmüştü.
Bu yıllarda Neşet sadece türkü söylemekle kalmadı, kendi türkülerini de yazmaya, bestelemeye başladı. Halkın gönül dilini biliyordu; sevdayı, ayrılığı, hasreti, insan sevgisini en yalın, en içten sözlerle anlatıyordu. Bestelediği türküler giderek 'anonim' sanılacak kadar halka mal oldu.
Otuzun üzerinde plak, sayısız kaset... Neşet Ertaş'ın üretkenliği olağanüstüydü. Ankara'da gazinolarda çalıyor, düğünlerde söylüyor, plak doldurmaya devam ediyordu. Bozkırın bir köyünden çıkan ses, artık bütün Türkiye'nin ortak sesi oluyordu.
1960'lı yıllar, Neşet Ertaş için hem kişisel hem sanatsal anlamda yoğun bir dönemdi. Ankara'da müzik hayatının tam ortasındaydı; gazinolarda çalıyor, plak dolduruyor, radyolarda türkü söylüyordu. Bu yıllarda sahnede tanıştığı Bolulu sanatçı Leyla ile evlendi; bu evlilikten iki kızı ve bir oğlu oldu.
Ankara, Orta Anadolu'nun kalbiydi ve Neşet'in müziği için doğru bir merkezdi. Kırşehir'in, Yozgat'ın, Çorum'un türkü geleneği burada buluşuyor, abdal müziği şehirli dinleyiciyle tanışıyordu. Neşet, hem geleneği yaşatıyor hem de ona kendi yorumunu, kendi nefesini katıyordu.
Bu dönemde Neşet Ertaş'ın bestelediği türküler birer birer dilden dile yayıldı. Sevdayı anlatırken kırıcı değil, hep merhametli; ayrılığı anlatırken küs değil, hep gönül kapısı açık bir adamdı. Türkülerinde 'gönül' kelimesi sürekli geçerdi; çünkü onun derdi de, sanatı da gönüldü. İnsanların kalbine sevgiyle dokunmak istiyordu.
Gazino hayatı yorucuydu. Geceleri çalmak, gündüzleri plak çalışması yapmak, üstüne aile sorumluluğu... Üstelik bu yıllarda korsan plaklar ve telif haklarının yokluğu, abdal sanatçılarının emeğini hep sömürdü. Neşet, yüzlerce türkü üretmiş olmasına rağmen hiçbir zaman zengin olmadı; parayı, malı mülkü hiç dert etmedi.
Leyla ile evliliği yaklaşık on yıl sürdü ve ayrılıkla sonuçlandı. Üç çocuğun babası olan Neşet, hayatın getirdiği bu kişisel acıları da içine attı, türküye dönüştürdü. Onun sanatında acı hiçbir zaman düşmanlığa değil, hep daha derin bir insan sevgisine dönüşürdü.
Neşet Ertaş'ın sanatı 1960'lı yıllarda artık yalnızca halkın değil, aydınların, yazarların, sanatçıların da dikkatini çekmeye başlamıştı. Onun bağlamada gösterdiği ustalık, sesindeki yanıklık ve söz yazarlığındaki derinlik, Türk kültür hayatının önemli isimlerinin gözünden kaçmadı.
Bu isimlerden biri, büyük yazar Yaşar Kemal'di. Anadolu'nun acılarını romanlarına işleyen Yaşar Kemal, Neşet Ertaş'ın müziğinde de aynı toprağın sesini duydu. Bozkırın bağrından çıkan, tezenesiyle bütün bir coğrafyanın derdini anlatan bu sanatçıya hayran kaldı ve ona unutulmaz bir lakap taktı: 'Bozkırın Tezenesi'.
Bu iki kelime, Neşet Ertaş'ı en güzel biçimde tanımlıyordu. 'Bozkır', onun doğduğu, büyüdüğü, türkülerini söylediği Orta Anadolu'nun o uçsuz bucaksız, hem çorak hem cömert toprağıydı. 'Tezene' ise bağlamayı konuşturan o küçük mızraptı. Yaşar Kemal, bir insanı bütün bir coğrafyanın çalgısı yapmıştı; Neşet, bozkırın sesini çıkaran tezeneydi.
Bu lakap zamanla Neşet Ertaş'ın âdeta ikinci adı oldu. Bugün bile pek çok kişi onu 'Bozkırın Tezenesi' diye anar; konserleri, belgeselleri, anma günleri hep bu adla düzenlenir. Yaşar Kemal'in bir cümlede özetlediği bu tanım, Neşet Ertaş'ın sanatının özünü yakalamıştı.
Bu yıllar, Neşet Ertaş'ın bir 'gazino sanatçısı' olmaktan çıkıp bir 'halk ozanı', bir kültür değeri olarak görülmeye başladığı yıllardı. Türküleri artık sadece eğlence değil, Anadolu'nun ortak hafızası, ortak duygusu olarak kabul ediliyordu.
Neşet Ertaş'ın hayatının en zorlu dönemlerinden biri 1978'de başladı. Yıllarca durmadan çalmaktan, ağır çalışma koşullarından ötürü parmaklarında bir felç, bir tutulma başladı. Bir bağlama sanatçısı için bu, hayatın kendisine inen bir darbeydi; çünkü onun rızkı, sanatı, kimliği hep o on parmağa bağlıydı.
Parmakları artık eskisi gibi çalmıyordu. Tezeneyi tutamıyor, sazın tellerine basamıyordu. Neşet için bu, hem bir sağlık sorunu hem de büyük bir geçim kaygısıydı. Çünkü o, bağlamadan başka hiçbir mesleği olmayan, ömrü boyunca yalnızca sazıyla geçinmiş bir adamdı. Çalamamak, açlık demekti.
O yıllarda Türkiye'de sosyal güvence, sanatçı hakları, telif gelirleri neredeyse yok gibiydi. Neşet, yüzlerce türkü bestelemiş, sayısız plak doldurmuş bir sanatçı olmasına rağmen birikmiş bir serveti yoktu. Korsan plaklar onun emeğini yıllarca sömürmüştü. Şimdi hastalık da kapısına dayanınca, geleceği iyice karardı.
Bu zor dönemde bir umut ışığı doğdu: Almanya. Neşet'in kardeşi orada yaşıyordu ve Almanya'da tedavi imkânları daha iyiydi. Üstelik Almanya'da yüz binlerce Türk işçi vardı; gurbetteki bu insanlar memleket hasretini Neşet'in türküleriyle gideriyordu. Almanya, hem tedavi hem de yeniden çalışma imkânı sunabilirdi.
Neşet, ağır bir kararla yüz yüzeydi. Memleketini, dilini, dinleyicisini bırakıp gurbete gitmek... Ama başka çare görünmüyordu. 1979'a girerken, sazını ve umudunu yanına alıp Almanya yoluna düşmeye hazırlanıyordu. Bu, yirmi üç yıl sürecek bir gurbetin başlangıcıydı.

1979 yılında Neşet Ertaş, Almanya'ya göç etti. Bu yolculuk başlangıçta sadece bir tedavi yolculuğuydu; parmaklarındaki felci iyileştirmek, sağlığına kavuşmak için gidiyordu. Ama kader, bu yolculuğu yirmi üç yıl sürecek bir gurbet hayatına dönüştürecekti.
Almanya'da geçirdiği tedavi süreci sonuç verdi; parmaklarındaki tutulma zamanla geçti ve Neşet yeniden bağlamasını çalabilir hâle geldi. Sağlığına kavuşunca üç çocuğunu da yanına aldı ve sanat hayatını Almanya'da sürdürmeye karar verdi. Çocuklarının eğitimi onun için en öncelikli meseleydi; gurbette kalmasının en büyük sebeplerinden biri buydu.
Almanya'da o yıllarda milyona yakın Türk işçi yaşıyordu. Bu insanlar, fabrikalarda, madenlerde ağır işlerde çalışan, memleket hasretiyle yanan birinci kuşak göçmenlerdi. Onlar için Neşet Ertaş'ın türküleri bir teselli, bir memleket kokusu, bir gönül bağıydı. Neşet, Almanya'daki Türk düğünlerinde, gecelerinde, derneklerinde çaldı söyledi; gurbetçilerin yüreğine memleketi taşıdı.
Bir Alman sanat okulu, Neşet Ertaş'ın bağlama ustalığını fark ederek ona iki yıllık bir saz öğretmenliği teklif etti. Böylece Neşet, Anadolu'nun bağlama geleneğini Avrupa'nın ortasında öğretmeye başladı. Abdal geleneğinin sazı, gurbette yeni nesillere aktarılıyordu.
Ama gurbet, adı üstünde gurbetti. Neşet Almanya'da maddi olarak rahatladı, çocuklarını okuttu, sanatını sürdürdü; ama gönlü hep memlekette kaldı. Berlin'in soğuk sokaklarında bile o, bozkırın sıcağını, Kırşehir'in türkülerini söyledi. Gurbet onun sanatına yeni bir hüzün katmanı ekledi.
Neşet Ertaş'ın Almanya yılları uzadıkça uzadı. Başlangıçta birkaç yıllık bir süre düşünülmüşken, çocuklarının eğitimi, sanat hayatının orada kurduğu düzen ve gurbetçilerin sevgisi onu yıllarca Almanya'da tuttu. Toplamda yaklaşık yirmi üç yıl, bozkırdan uzakta, Avrupa'nın ortasında yaşadı.
Bu yıllarda Neşet, Türkiye'de fiziksel olarak yoktu ama türküleri her yerdeydi. 'Gönül Dağı', 'Zahidem', 'Neredesin Sen', 'Acem Kızı', 'Acıyı Bal Eyledik' gibi eserleri kasetlerle, plaklarla elden ele dolaşıyordu. İlginç olan şuydu: Neşet gurbetteyken bile Türkiye'de giderek daha çok seviliyordu. Türküleri, kendisinden bağımsız olarak halkın hafızasında yer ediyordu.
Neşet'in türküleri o kadar çok söyleniyordu ki, çoğu insan onların 'anonim' olduğunu, yani belli bir bestecisi olmadığını sanıyordu. Bu, bir sanatçı için hem en büyük iltifat hem de en büyük haksızlıktı. Çünkü Neşet'in emeği, türküleri halka mal olurken kendisine geri dönmüyordu; korsan kasetçiler kazanıyor, asıl sahibi gurbette unutulmaya yüz tutuyordu.
Neşet, gurbette de boş durmadı; çocuklarını yetiştirdi, saz öğretti, Türk göçmenlerin kültürel hayatına büyük katkı sundu. Berlin başta olmak üzere Almanya'nın pek çok kentinde onun izleri kaldı. Yıllar sonra Berlin'de Bülowstraße metro istasyonuna onun adına bir anma plaketi asılacaktı.
Ama yıllar geçtikçe memleket hasreti büyüdü. Neşet, bozkıra, Kırşehir'e, kendi diline, kendi insanına dönmek istiyordu. Türkiye'de ise yeni bir kuşak onun türküleriyle büyümüş, onu görmeden sevmişti. Geri dönüş için zemin yavaş yavaş hazırlanıyordu.
2000 yılı, Neşet Ertaş'ın hayatının en duygusal dönüm noktalarından biri oldu. Yaklaşık yirmi üç yıl süren gurbet hayatının ardından, sazını omzuna alıp memleketine, Türkiye'ye geri döndü. Bu, sadece bir sanatçının evine dönüşü değil, bir efsanenin halkıyla yeniden buluşmasıydı.
Dönüşünden kısa süre önce çarpıcı bir olay yaşanmıştı: Türkiye'de bazı yayınlarda Neşet Ertaş'ın öldüğü iddia edilmişti. Neşet, daha 2000'in başında bizzat ortaya çıkıp yaşadığını ilan etmek zorunda kaldı. Bu olay bile, onun ülkede ne kadar merak edildiğini, ne kadar özlendiğini gösteriyordu.
Neşet Ertaş Türkiye'ye döndüğünde, geride bıraktığı ülkeyle yeniden tanıştı. Yirmi üç yıl önce gittiğinde sevilen bir sanatçıydı; döndüğünde ise bir efsane olmuştu. Onu hiç sahnede görmemiş, sadece kasetlerinden tanıyan koca bir kuşak, şimdi onu canlı dinleme hayaliyle yanıp tutuşuyordu.
İstanbul Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'ndaki ilk konseri unutulmazdı. Otuz yıla yakın bir aradan sonra Neşet sahneye çıktığında, salon onu ayakta, dakikalarca alkışladı. İnsanlar ağlıyor, türkülere eşlik ediyor, bir kültür kahramanını yıllar sonra yeniden bağrına basıyordu. O konser, Türkiye'nin Neşet Ertaş'a olan sevgisinin en somut kanıtıydı.
Dönüşünün ardından Neşet, yurdun dört bir yanında konserler verdi. Pek çok konserini ücretsiz yaptı; parayı, kazancı değil, halkla buluşmayı önemsedi. Bozkırın tezenesi evine dönmüştü ve bu dönüş, Türk halk müziği için âdeta bir bayram oldu.
Türkiye'ye döndükten sonra Neşet Ertaş'a hak ettiği değer her geçen gün daha çok verilmeye başlandı. Devlet kademeleri, sanat kurumları, üniversiteler ona çeşitli unvanlar, ödüller, payeler sunmak istedi. Ama Neşet Ertaş, ömrü boyunca koruduğu o sade, alçakgönüllü duruşundan hiç vazgeçmedi.
En bilinen örnek, 'Devlet Sanatçısı' unvanıdır. Devlet ona bu prestijli unvanı vermek istediğinde, Neşet Ertaş kibarca ama kararlı bir biçimde reddetti. Söylediği söz, sanat tarihimize geçti: 'Ben zaten devletin, milletin sanatçısıyım.' Onun için bir unvan kâğıdı değil, halkın gönlündeki yer önemliydi.
Neşet Ertaş hayatı boyunca mütevazı bir adam olarak yaşadı. Şöhretin getirdiği gösterişe, lükse hiç itibar etmedi. Sade giyinir, sade konuşur, kibirden uzak dururdu. 'İnsanım' demeyi her şeyin üstünde tutardı. Konuşmalarında para, mal, mülk yerine hep sevgi, gönül, insanlık, hoşgörü vardı.
2006 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi ona Üstün Hizmet Madalyası verdi. Neşet bu madalyayı bile kişisel bir başarı olarak değil, 'ecdadım adına', yani kendisinden önceki bütün abdal ustaları adına kabul ettiğini söyledi. Onun gözünde sanatı, kendisinden önce gelen ve kendisinden sonra gelecek olan koca bir geleneğin parçasıydı.
Neşet Ertaş'ın bu tavrı, onu sadece büyük bir sanatçı değil, aynı zamanda örnek bir insan yaptı. Türkülerindeki tevazu ve sevgi, hayatının da temel ilkesiydi. O, sanatını da kişiliğini de hiçbir zaman satılık görmedi; hep halkın, hep gönlün adamı olarak kaldı.
2010 yılı, Neşet Ertaş'ın sanatına uluslararası bir tescil getirdi. UNESCO, Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması programı çerçevesinde Neşet Ertaş'ı 'Yaşayan İnsan Hazinesi' ilan etti. Bu unvan, bir kültürel geleneği en yüksek düzeyde temsil eden ve onu gelecek kuşaklara aktaran ustalar için verilen, son derece saygın bir tanımlamaydı.
'Yaşayan İnsan Hazinesi' kavramı, bir ulusun kültürel hafızasını taşıyan, geleneği yaşatan kişileri korumayı amaçlar. Neşet Ertaş, Orta Anadolu abdal geleneğinin, bağlama ustalığının ve halk müziğinin tam da böyle bir taşıyıcısıydı. UNESCO bu kararıyla, bir halk ozanının insanlığın ortak mirası için ne kadar değerli olduğunu kabul etmiş oluyordu.
Neşet için bu unvan, kişisel bir gurur kaynağı olmaktan çok, temsil ettiği geleneğin tanınması anlamına geliyordu. O hep söylediği gibi, kendisi bir zincirin halkasıydı; babası Muharrem Ertaş'tan aldığı sanatı, kendisinden sonrakilere aktarıyordu. UNESCO'nun bu kararı, abdal geleneğinin ve Türk halk müziğinin dünya sahnesinde tescillenmesiydi.
O yıllarda Neşet Ertaş artık yaşlanmıştı ama hâlâ konserler veriyor, sazını çalıyor, türkülerini söylüyordu. Onu dinlemek isteyenlerin sayısı hiç azalmadı; aksine her konseri, her kuşaktan insanı bir araya getiren büyük buluşmalara dönüştü.
Bu uluslararası tanınma, Neşet Ertaş'ın Türkiye sınırlarını aşan bir kültür değeri olduğunu gösterdi. Bozkırın bir köyünde, yoksul bir abdal ailesinde doğan çocuk, artık insanlığın ortak hazinelerinden biri kabul ediliyordu.
25 Nisan 2011'de Neşet Ertaş, hayatının ilginç bir çelişkisini onurla yaşadı: Yoksulluk yüzünden ilkokulu bile bitirememiş bu büyük usta, İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı tarafından fahri doktora unvanıyla onurlandırıldı.
Bu, derin anlamlar taşıyan bir olaydı. Neşet Ertaş hiçbir zaman okul sıralarında müzik eğitimi almamıştı. Onun konservatuvarı babası Muharrem Ertaş'ın dizinin dibi, sınıfı Orta Anadolu'nun düğün meydanları, diploması ise halkın gönlüydü. Şimdi ise bir üniversite, ona en yüksek akademik payelerden birini veriyordu.
Üstelik İTÜ Konservatuvarı, Neşet Ertaş'ın bağlama çalış tekniğini eğitim müfredatına dahil etti. Yani Neşet'in kulaktan kulağa, ustadan çırağa öğrendiği o abdal çalış geleneği, artık akademik bir bilgi olarak da kayıt altına alınıyor, gelecek kuşaklara sistematik biçimde öğretiliyordu. Sözlü gelenek ile akademi, Neşet Ertaş'ın şahsında buluşuyordu.
Bu fahri doktora, aynı zamanda Türkiye'nin halk müziğine ve abdal geleneğine bakışındaki bir değişimin de simgesiydi. Bir zamanlar 'çalgıcı takımı' diye küçümsenen abdal sanatçıları, artık bilim insanlarının, akademisyenlerin saygıyla incelediği bir kültür hazinesi olarak görülüyordu. Neşet Ertaş, bu değişimin hem öncüsü hem de simgesiydi.
Neşet, bu onuru da her zamanki tevazusuyla karşıladı. Onun için en büyük diploma, türkülerinin halkın dilinde yaşamasıydı. Ama bu fahri doktora, çektiği bütün sıkıntılara, hor görülmelere rağmen sanatının ulaştığı zirvenin de resmî bir kanıtıydı.
25 Eylül 2012 günü, Türk halk müziği büyük bir kayıp yaşadı. Neşet Ertaş, ilerlemiş prostat kanseri nedeniyle tedavi gördüğü İzmir'deki hastanede, 74 yaşında hayata gözlerini yumdu. Bozkırın tezenesi sustu; ama bıraktığı türküler, hiç susmamak üzere halkın dilinde kaldı.
Neşet Ertaş'ın ölümü, Türkiye'de derin bir yas yarattı. Onun türküleriyle büyüyen milyonlarca insan, bir yakınını kaybetmiş gibi hissetti. Çünkü Neşet, uzaktan hayranlık duyulan bir 'star' değil, herkesin gönlüne girmiş, sıcak, samimi, 'bizden biri' olan bir insandı. Türküleri kadar kişiliği de seviliyordu.
Cenazesi memleketi Kırşehir'e götürüldü. Çiçekdağı'ndaki Ahi Evran Camii'nde kılınan cenaze namazına on binlerce insan katıldı. Dönemin Başbakanı, kültür bakanı, siyasetçiler, ünlü müzisyenler, sanatçılar ve halktan binlerce kişi son yolculuğunda Neşet Ertaş'ı yalnız bırakmadı. Bu büyük kalabalık, onun sınırları, kuşakları, siyasi görüşleri aşan bir sevginin sahibi olduğunu gösteriyordu.
Neşet Ertaş, vasiyeti üzerine Kırşehir Bağbaşı Mezarlığı'nda, babası Muharrem Ertaş'ın yanına defnedildi. Hayata babasının dizinin dibinde başlamış, ömrü boyunca onun tek öğretmeni olduğunu söylemiş ve sonunda yine onun yanında toprağa karışmıştı. Abdal geleneğinin baba-oğul iki büyük ustası, aynı toprakta yan yana yatıyordu.
Neşet Ertaş geride yüzlerce türkü, sayısız plak ve kaset, bir de doldurulması imkânsız bir boşluk bıraktı. Ama o hep söylemişti: 'Ölüm güzel şey, budur perde arkasından haber...' Bedeni göçmüştü ama sesi, sözü, tezenesi bozkırda yankılanmaya devam edecekti.

Neşet Ertaş'ın ölümünden sonra, onun mirasını yaşatmak için Türkiye'nin dört bir yanında, özellikle de memleketi Kırşehir'de pek çok çalışma yapıldı. Bozkırın tezenesi göçmüştü ama bıraktığı kültürel hazine, gelecek kuşaklara aktarılmak üzere titizlikle korunmaya başlandı.
Kırşehir, Neşet Ertaş'ı en güzel biçimde anmak için onun adına kültür merkezleri kurdu, anıtlar dikti, anma günleri düzenledi. Onun adını taşıyan kültür merkezleri, halk müziği eğitiminin, bağlama kurslarının, konserlerin merkezi oldu. Böylece Neşet'in çocukken babasından öğrendiği sanat, şimdi onun adını taşıyan kurumlarda yeni nesillere öğretiliyordu.
Neşet Ertaş'ın türküleri, ölümünden sonra da hiç eskimedi. 'Gönül Dağı', 'Zahidem', 'Neredesin Sen', 'Acem Kızı', 'Yalan Dünya', 'Acıyı Bal Eyledik' gibi eserleri her kuşaktan müzisyen tarafından yeniden yorumlandı. Pop sanatçılarından rock gruplarına, türkü topluluklarından genç bağlama virtüözlerine kadar herkes onun türkülerine el attı. Onun eserleri âdeta canlı bir hazine gibi kuşaktan kuşağa aktarıldı.
Berlin'de, yıllarca yaşadığı şehirde, Bülowstraße metro istasyonuna adına bir anma plaketi asıldı. Böylece gurbette geçirdiği yıllar da unutulmadı; Almanya'daki Türk göçmenler için ne anlama geldiği resmî olarak anıldı. Neşet Ertaş, sadece Türkiye'nin değil, gurbetin de sanatçısıydı.
Bugün Neşet Ertaş, Türk halk müziğinin ölümsüz isimlerinden biridir. Abdal geleneğinin son büyük ustası olarak, hor görülen bir topluluğun içinden çıkıp bütün bir milletin gönül diline tercüman oldu. Onun mirası sadece türkülerinde değil, 'insanım', 'gönül', 'sevgi' diyen o engin insanlık anlayışında yaşıyor. Bozkırın tezenesi sustu ama bozkır hâlâ onun türkülerini söylüyor.
Bir hayat. Bir sergi.
HoldHistory ile üretilmiştir.