
“Türk şiirine serbest nazmı armağan eden, dünyaya en çok çevrilen ve hayatının üçte birini hapis ile sürgünde geçiren büyük şair.”
Nâzım Hikmet'in hayatı, bir şairin sesinin nasıl bütün bir milletin hafızasına dönüştüğünün hikâyesidir. Selanik'te köklü bir Osmanlı ailesinin içinde doğdu; Bahriye Mektebi'nde denizciliği, Moskova'da devrimi ve serbest nazmı öğrendi. 835 Satır ile Türk şiirini ölçü ve kafiyenin kalıplarından kopardı. On üç yılını Bursa, Çankırı ve İstanbul cezaevlerinde geçirdi ve başyapıtı Memleketimden İnsan Manzaraları'nı hücre köşesinde yazdı. 1951'de yurttan kaçmak zorunda kaldı, vatandaşlıktan çıkarıldı ve sürgünde bir dünya şairine dönüştü. 3 Haziran 1963'te Moskova'da, memleketine bir daha dönemeden öldü; Türkiye yurttaşlığını ancak 2009'da geri verdi.

Nâzım Hikmet, 15 Ocak 1902'de — bazı kayıtlara göre 20 Kasım 1901'de, ancak kendisinin de benimsediği tarih 15 Ocak 1902'dir — Osmanlı İmparatorluğu'nun çok dilli liman kenti Selanik'te dünyaya geldi. Babası Hikmet Bey o sırada Selanik'te görevli bir devlet memuruydu; aile, Osmanlı bürokrasisinin ve kültür hayatının köklü çevrelerine bağlıydı.
Annesi Celile Hanım, resim yapan, piyano çalan, Fransızca bilen ve dönemine göre alışılmadık ölçüde özgür düşünceli bir kadındı. Nâzım'ın sanata yatkınlığı büyük ölçüde annesinden geldi. Dede tarafı ise daha da renkliydi: anneannesinin dedesi, Polonya kökenli bir mülteciyken Osmanlı ordusunda paşalığa yükselen Mustafa Celaleddin Paşa'ydı (Konstantin Borzęcki). İleride sürgün yıllarında Nâzım'ın aldığı Borzęcki soyadı, işte bu dededen geliyordu.
Dedesi Nâzım Paşa ise hem vali hem de tasavvufa eğilimli, şiir yazan bir devlet adamıydı. Küçük Nâzım'a kendi adını veren oydu. Çocuk, şiirin ve sanatın gündelik konuşmaların doğal bir parçası olduğu, kitapların ve tablolardan oluşan bir evde büyüdü.
İlk şiirini henüz on bir yaşlarındayken yazdığı söylenir; "Feryâd-ı Vatan" başlıklı bu erken denemeyi dedesi Nâzım Paşa'ya okuduğunda büyük bir takdir görmüştü. Selanik'in kozmopolit sokakları, Balkan coğrafyasının çok sesliliği ve dağılmakta olan bir imparatorluğun gerilimi, şairin dünyaya açılan ilk penceresi oldu.
Balkan Savaşları'nın ardından aile İstanbul'a yerleşti. Nâzım'ın çocukluğu artık Boğaz'ın iki yakası arasında, Göztepe'nin ve Nişantaşı'nın sokaklarında geçecekti. İlk öğrenimine Göztepe'deki Taşmektep'te başladı.
Ardından Beyoğlu'ndaki köklü Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi'nin orta kısmına yazıldı; burada Fransızca öğrenmeye başladı ve Batı edebiyatıyla tanıştı. 1913'te ailesi onu Nişantaşı'ndaki Nümûne Mektebi'ne nakletti.
Bu yıllarda İstanbul, Birinci Dünya Savaşı'nın ağırlığı altında eziliyordu. Cepheden gelen ölüm haberleri, yokluk, ekmek kuyrukları ve giderek yaklaşan bir yenilginin gölgesi, genç Nâzım'ın dünyasını biçimlendirdi. Şiir, onun için artık yalnızca bir aile geleneği değil, etrafında olup biteni anlamlandırma biçimiydi.
Vatanseverlik duygusuyla yazdığı ilk gençlik şiirleri bu döneme aittir. Henüz kafiyeli, hece ölçüsüne bağlı, dönemin şiir anlayışına uygun dizelerdi bunlar; ama ileride bütün o kalıpları kıracak şairin sesi yavaş yavaş duyulmaya başlamıştı.

Nâzım, Heybeliada'daki Bahriye Mektebi'ne — Osmanlı Deniz Harp Okulu'na — yazıldı. Adanın çam kokulu yamaçlarında denizcilik, navigasyon ve gemicilik öğrenirken bir yandan da şiir yazmayı hiç bırakmadı. Deniz, bütün ömrü boyunca şiirinin en güçlü imgelerinden biri olacaktı.
1918'de Bahriye Mektebi'nden güverte subayı olarak mezun oldu. Aynı yıl şiirleri ilk kez dergilerde görünmeye başladı; "Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?" adlı şiiri, dönemin tanınmış şairlerinden Yahya Kemal'in dikkatini çekti. Yahya Kemal, bir süre okuldaki edebiyat öğretmeni olarak genç şaire yakınlık gösterdi.
Kısa süre Hamidiye kruvazöründe stajyer subay olarak görev yaptı. Ancak bu deniz subaylığı uzun sürmedi: zatülcenp (akciğer zarı iltihabı) teşhisiyle sağlığı bozuldu ve 1920'de bahriyeden bütünüyle ayrıldı. Akciğer rahatsızlığı, ömrü boyunca yakasını bırakmayacak bir gölge olarak kaldı.
İstanbul artık işgal altındaydı; İtilaf Devletleri'nin gemileri Boğaz'a demirlemişti. Genç bir şair için kabul edilmesi imkânsız bir manzaraydı bu. Vatanın işgalini gören Nâzım'ın içinde, oturup beklemek yerine harekete geçme isteği büyüyordu.
1921 Ocak'ında Nâzım, yakın arkadaşı Vâlâ Nureddin (Vâ-Nû) ile birlikte işgal altındaki İstanbul'dan gizlice ayrıldı. Niyetleri, Anadolu'ya geçip Millî Mücadele'nin saflarına katılmaktı. İnebolu üzerinden Anadolu'ya ulaştılar.
İnebolu'da, cepheye gitmek üzere yola çıkan başka gençlerle ve özellikle de Anadolu'nun yoksul köylüleriyle karşılaştılar. Nâzım için bu, kitaplardan ve İstanbul salonlarından öğrenilemeyecek bir gerçeklikti: çıplak ayaklı çocuklar, açlık, hastalık ve buna rağmen direnen bir halk. Bu karşılaşma, şiirinin yöneleceği yönü kökten belirledi.
Ankara'ya ulaştıklarında Mustafa Suphi'nin önderlik ettiği komünist hareketin yankıları her yerdeydi. Ankara hükümeti, iki genç şairi öğretmen olarak Bolu'ya atadı. Bolu'da kısa bir süre öğretmenlik yaptılar.
Ama Nâzım'ın gözü daha uzaktaydı. Rusya'da gerçekleşen devrim, onun için cevabı henüz tam bilinmeyen büyük bir soruydu. 1921 sonbaharında, Vâlâ Nureddin ile birlikte Batum üzerinden Sovyet Rusya'ya, Moskova'ya doğru yola çıktı. Karadeniz'i aşan bu yolculuk, hayatının en belirleyici kararlarından biriydi.
Nâzım, Moskova'da Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'ne (KUTV) kaydoldu. 1922'den 1924'e kadar süren bu öğrencilik yılları, hem siyasi hem de şiirsel olarak onu kökten dönüştürdü. Marksizmle sistemli biçimde burada tanıştı.
Ama Moskova'nın ona verdiği yalnızca bir dünya görüşü değildi. Genç Sovyet sanatının kaynayan ortamı — devrimci tiyatro, Meyerhold'un sahnesi, yapılandırmacı resim ve hepsinden önemlisi Vladimir Mayakovski'nin gürül gürül akan fütürist şiiri — Nâzım'ın önüne bambaşka bir olanak serdi.
Nâzım, Türk şiirini yüzyıllardır kuşatan aruz ve hece ölçülerinin, kafiye zorunluluğunun dışına çıkılabileceğini gördü. Serbest nazmı benimsedi: basamak basamak inen, sayfada görsel bir biçim kazanan, gündelik konuşmanın ritmini ve nefesini taşıyan dizeler. Şiir, salonların değil, sokağın ve meydanın diliyle konuşabilirdi.
İlk şiir kitabı "Güneşi İçenlerin Türküsü", 1928'de Bakü'de yayımlandı. Bu kitap, Türkçede serbest nazmın ilk toplu örneklerinden biriydi. Türkiye'ye dönerken Nâzım'ın çantasında, ülkenin daha önce hiç duymadığı bir şiir vardı.
Nâzım, 1924 sonunda Türkiye'ye döndü. Yeni kurulan Cumhuriyet'in İstanbul'una, çantasında serbest nazımla ve Moskova'da edindiği devrimci kimlikle geldi. Aydınlık dergisinde çalışmaya başladı; şiirlerini ve yazılarını burada yayımladı.
Ancak bu dergi, dönemin yönetimi tarafından yakından izleniyordu. Aydınlık çevresine yönelik soruşturmalar başladığında Nâzım da hedefteydi. Tutuklanma tehlikesi belirince 1925'te yeniden Sovyetler Birliği'ne geçmek zorunda kaldı.
Gıyabında yargılandı ve mahkûmiyet aldı. İkinci Moskova döneminde yazmayı sürdürdü; "Jokond ile Si-Ya-U" adlı uzun şiirini bu yıllarda kaleme aldı. Şiir, KUTV'dan arkadaşı, Çinli devrimci Si-Ya-U'nun ülkesine döndüğünde idam edilmesi üzerine doğmuştu — Louvre'dan kaçan Mona Lisa'nın Şanghay'a, devrimin yanına gitmesini anlatan fantastik, alaycı ve politik bir anlatıydı.
1928'de Türkiye'ye yeniden döndü. Artık adı, hem edebiyat çevrelerinde hem de güvenlik birimlerinin dosyalarında biliniyordu. Önündeki yıllar, sürekli bir yazma ve yargılanma sarmalı olacaktı.
1929'da İstanbul'da yayımlanan "835 Satır", Türk edebiyatında adeta bir bomba etkisi yarattı. Kitabın adı bile bir meydan okumaydı: şiir sayısını değil, satır sayısını saymak, geleneksel şiir anlayışına karşı bir tavırdı.
Serbest nazımla yazılmış, sanayi çağının imgeleriyle — fabrikalar, makineler, elektrik, kalabalıklar — dolu bu şiirler, aruzun ve hecenin kalıplarına alışmış okuru sarstı. Kimi çevreler hayranlıkla, kimileri öfkeyle karşıladı; ama kimse kayıtsız kalamadı. Nâzım, bir anda yeni bir kuşağın sesi oldu.
Aynı verimli dönemde "Jokond ile Si-Ya-U" (1929), "Varan 3" (1930), "1+1=Bir" (1930) ve "Sesini Kaybeden Şehir" (1931) gibi kitaplar art arda yayımlandı. Nâzım, hem şiirde hem oyun yazarlığında üretkenliğin doruğundaydı.
Bu yıllar aynı zamanda kişisel hayatının da yoğun bir dönemiydi. Şiirine en çok iz bırakan kadınlardan biri olan Piraye ile yolları kesişti; ileride Bursa Cezaevi'nden ona yazacağı mektuplar ve şiirler, Türk edebiyatının en güçlü aşk ve hapislik metinleri arasına girecekti. Putları yıkan, tartışma yaratan, sevilen ve korkulan bir şair olarak Nâzım Hikmet, 1930'lara damgasını vurdu.
1930'lu yıllar Nâzım için sürekli bir tutuklama, mahkeme ve cezaevi döngüsüydü. Komünist olduğu, propaganda yaptığı gerekçesiyle defalarca gözaltına alındı ve yargılandı; kimi davalardan beraat etti, kimilerinden ceza aldı.
1933'te aleyhine açılan davalardan biri sonucu yeniden hapse girdi; Bursa Cezaevi'nde bir süre kaldıktan sonra 1934'teki genel afla serbest bırakıldı. Bu yıllarda "Benerci Kendini Niçin Öldürdü?" (1932) ve "Taranta-Babu'ya Mektuplar" (1935) gibi uzun şiirlerini yazdı; ikincisi, faşizme ve İtalya'nın Habeşistan'ı işgaline karşı yazılmış güçlü bir başkaldırı metniydi.
1936'da yayımlanan "Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı", Osmanlı tarihinin büyük bir halk ayaklanmasını anlatıyordu ve Nâzım'ın destan biçimindeki ustalığının doruklarından biriydi. Aynı yıl çıkan "Memleketimden İnsan Manzaraları"nın ilk tohumları da bu dönemde atılmaya başlandı.
Geçimini sağlamak için sinema sektöründe senaryolar yazdı, çeviriler yaptı, gazetelerde "Orhan Selim" takma adıyla köşe yazıları kaleme aldı. Sürekli bir maddi sıkıntı ve hukuki tehdit altında yaşıyordu; ama kalemi hiç durmadı.

1938, Nâzım'ın hayatının en ağır kırılma noktası oldu. Önce Harp Okulu öğrencilerini 'isyana teşvik etmek' suçlamasıyla bir askerî mahkemede yargılandı; gerekçe, öğrencilerin onun şiirlerini, özellikle de "Kuvâyi Milliye" benzeri metinleri okumasıydı.
Ardından Donanma davası geldi. İki davadan aldığı cezalar birleştirildiğinde ortaya çıkan rakam akıl almazdı: toplam 28 yıl 4 ay hapis. Nâzım, sözleri ve şiirleri yüzünden, kırklı yaşların eşiğinde, bir insan ömrünün neredeyse tamamı kadar bir cezaya çarptırılmıştı.
Önce İstanbul'da Sultanahmet ve İstanbul cezaevlerinde, ardından Çankırı Cezaevi'nde tutuldu. Bu mahkûmiyet, onun için hem bir felaket hem de — paradoksal biçimde — en yoğun yaratıcılık döneminin başlangıcı oldu.
Cezaevi koğuşları, Nâzım'ın daha önce hiç bu kadar yakından tanımadığı bir Türkiye'yle yüz yüze gelmesini sağladı: hırsızlar, katiller, kaçakçılar, haksız yere içeri düşmüş köylüler. O insanlardan öğrendi ve onlara öğretti. Hapis, Memleketimden İnsan Manzaraları'nın atölyesine dönüşecekti.
1940'ta Nâzım, Bursa Cezaevi'ne nakledildi. Hayatının yaklaşık on yılını bu cezaevinde geçirecekti; "taş duvarlı" Bursa Cezaevi, onun şiirinde bir mekândan çok bir kadere dönüştü.
Bursa yılları, dışarıdaki dünyadan kopukluğun acısı kadar, içeride kurulan olağanüstü bir hayatın da hikâyesidir. Nâzım koğuşu bir okula çevirdi: mahpuslara okuma yazma, tarih, felsefe öğretti; dokuma tezgâhı kurdurdu, el sanatlarıyla uğraştı. Bursa Cezaevi'nde yanında bulunan genç mahpuslardan Orhan Kemal'i yazarlığa, İbrahim Balaban'ı resme yöneltti; onların yeteneklerini fark edip geliştirdi.
Bu hücrelerde, yirmi bine yakın dizeden oluşan dev yapıtı "Memleketimden İnsan Manzaraları"nı yazdı — bir tren yolculuğu etrafında örülen, onlarca insanın hayatını iç içe geçiren, romanla destan arası bir anıt eser. "Kuvâyi Milliye Destanı" da bu dönemin ürünüdür.
Dışarıda eşi Piraye ona destek oluyordu; Nâzım'ın ona yazdığı mektuplar ve şiirler — "Saat 21-22 Şiirleri" — Türk edebiyatının en içten metinleri arasındadır. "Bursa Cezaevi'nden Mektuplar"da yazdığı dizeler, hapis duvarlarının ardından özgürlüğe ve sevgiye uzanan bir köprü gibidir. Bedeni hapisteydi; ama şiiri ülkenin her yanını dolaşıyordu.
1949'a gelindiğinde, Nâzım Hikmet'in serbest bırakılması için hem Türkiye'de hem dünyada büyük bir kampanya başlamıştı. Pablo Picasso, Paul Robeson, Jean-Paul Sartre gibi isimlerin de aralarında bulunduğu bir uluslararası komite, şairin özgürlüğünü talep ediyordu.
Nâzım, sesini duyurmanın son çaresi olarak açlık grevini seçti. 8 Nisan 1950'de Bursa Cezaevi'nde açlık grevine başladı; aynı gün İstanbul'a nakledilince grevi orada sürdürdü. Kalbi zaten zayıftı; grev hayatını tehlikeye attı. Annesi Celile Hanım, Galata Köprüsü'nde "Oğlumu kurtarın" yazılı bir pankartla oturarak kamuoyunun dikkatini çekti.
Grev günlerce sürdü ve hem ülke içinde hem dışında büyük yankı uyandırdı. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde iktidar değişti; yeni hükümetin çıkardığı genel af yasası kapsamında Nâzım Hikmet, 15 Temmuz 1950'de cezaevinden tahliye edildi.
On üç yıllık bir mahkûmiyetin ardından özgürdü. Ama bedeni yıpranmış, kalbi hastalıklıydı. Üstelik dışarıdaki Türkiye, onun için hâlâ tehlikeli bir yerdi. Özgürlüğü kısa süreli bir nefes olacaktı.
Tahliyenin ardından Nâzım yeniden askere çağrıldı. Kalp hastası, kırk dokuz yaşında bir adamın askere alınması, çevresindekilere açık bir tehdit gibi göründü; askere gitmesi hâlinde hayatından endişe ediliyordu.
17 Haziran 1951'de Nâzım, İstanbul'dan gizlice ayrıldı. Küçük bir motorla Boğaz'dan Karadeniz'e açıldı. Açık denizde, bir Sovyet bankında ilerleyen 'Plehanov' adlı yük gemisinin yolunu kesmeye çalıştı. Yağmurun altında, motorun etrafında dönerek geminin dikkatini çekmeye uğraştı; sonunda gemi durdu ve onu aldı.
Kaptana adını söylediğinde tanınmadı; ancak kamarasındaki bir Picasso rozetini göstererek ve adının duyulmasını sağlayarak kimliğini kabul ettirdi. Romanya üzerinden Moskova'ya ulaştı. Türk şiirinin en büyük ismi, artık yurdundan kaçmış bir mülteciydi.
Bu kaçış, geri dönüşü olmayan bir ayrılıktı. Nâzım Hikmet bir daha asla Türkiye topraklarına ayak basamayacaktı. Bundan sonra yazdığı her dize, dönemeyeceği bir ülkenin özlemini taşıyacaktı.
Nâzım'ın yurtdışına kaçmasından kısa süre sonra, 25 Temmuz 1951'de Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu bir kararname çıkardı: Nâzım Hikmet Türk vatandaşlığından çıkarılıyordu. Bir şair, ülkesi tarafından resmen yurtsuz ilan edilmişti.
Vatansız kalan Nâzım, anne tarafından dedesi Mustafa Celaleddin Paşa'nın — yani Polonyalı Konstantin Borzęcki'nin — soyuna dayanarak Polonya vatandaşlığına başvurdu ve kabul edildi. Resmî belgelerde artık 'Borzęcki' soyadını da taşıyordu. Köklerinden gelen Polonya kimliği, ona yeni bir pasaport ve dünyada dolaşma imkânı verdi.
Vatandaşlıktan çıkarılma, Nâzım için en derin yaralardan biriydi. Türkiye'yi, İstanbul'u, memleketinin insanlarını her şeyden çok seven bir şair, devletin gözünde artık bir 'yabancı'ydı. Bu acı, sürgün dönemi şiirlerinin değişmez teması oldu.
Yine de Nâzım, kendini hiçbir zaman vatansız hissetmedi. 'Memleketim, memleketim, memleketim' diye başlayan dizelerinde, kasketini, üstündeki ceketi ve elindeki kitabı dahi memleketinden getirdiğini yazdı. Vatan, ondan alınamayacak kadar içindeydi.
Sürgüne çıktığında Nâzım Hikmet, yalnızca Türkiye'nin değil, dünyanın bir şairiydi artık. Şiirleri onlarca dile çevrilmiş, Avrupa'da ve ötesinde geniş bir okur kitlesine ulaşmıştı.
Bu uluslararası saygınlık resmî bir karşılık da buldu: 1950'de, Dünya Barış Konseyi tarafından Uluslararası Barış Ödülü'ne — Picasso, Pablo Neruda ve Paul Robeson gibi isimlerle birlikte — layık görüldü. Bu ödül, Nâzım'ın şiirinin barış ve insanlık değerleriyle özdeşleşmiş gücünü dünya ölçeğinde tescilliyordu.
Sürgün yılları boyunca Nâzım, soğuk savaş Avrupası'nın barış kongrelerinde, edebiyat buluşmalarında aktif bir biçimde yer aldı. 1951'de Doğu Berlin'deki kongreye, Varşova ve Viyana'daki barış toplantılarına katıldı. Kürsülerde konuştu, şiir okudu, savaşa ve nükleer silahlanmaya karşı sesini yükseltti.
Bu dönemin en bilinen şiirlerinden biri "Kız Çocuğu"dur — Hiroşima'da atom bombasında ölen yedi yaşındaki bir kız çocuğunun ağzından yazılmış, dünya barış hareketinin marşına dönüşmüş bir yakarış. Şiir, sonradan İngilizceden Japoncaya kadar pek çok dilde bestelendi ve söylendi. Nâzım'ın sesi, sınırların ötesine geçmişti.

Moskova, Nâzım'ın sürgün hayatının merkezi oldu. Şehir dışında, yazarlar köyü Peredelkino'da bir evi vardı. Buradan Sofya'ya, Varşova'ya, Berlin'e, Prag'a, Roma'ya, Paris'e, Havana'ya, Kahire'ye uzanan yolculuklara çıktı; okurlarla buluştu, kongrelere katıldı, oyunlarının prömiyerlerinde bulundu.
1955'te, kendinden çok genç olan Vera Tulyakova ile tanıştı; bu büyük ve karşılıklı aşk, son yıllarının en parlak ışığı oldu. Vera'ya yazdığı şiirler, yaşının ve hastalığının üstesinden gelen bir tutkuyla doluydu. "Saman Sarısı" gibi uzun şiirlerinde bu sevgi, sürgünün ve özlemin acısıyla iç içe geçti.
Bu dönemde Nâzım, biçimsel olarak yeni arayışlara da girdi. "Saat 21-22 Şiirleri"nin yoğun lirizminden, sürgün şiirlerinin daha sade, konuşma diline yakın söyleyişine geçti. "Bor Oteli", "Vasiyet", "Otobiyografi" gibi şiirlerinde ölümle, geçen ömürle ve memleket hasretiyle hesaplaştı.
Sofya'da, 1952'de, Türkçe yazan bir şair olarak kendi kitaplarının toplu basımının yapıldığını gördü — Türkiye'de yasaklı olan eserleri, komünist Bulgaristan'da basılıyordu. Memlekette okunamayan şiirin, başka topraklarda nasıl yaşadığını acı bir gururla izledi. Yine de en güzel günlerin henüz yaşanmadığına olan inancını hiç yitirmedi.

3 Haziran 1963 sabahı, saat altıyı yarım geçe, Nâzım Hikmet Moskova'daki evinde kalp krizi geçirdi. Sabah gazetesini almak için kapıya doğru eğildiğinde kalbi durdu. Altmış bir yaşındaydı.
Yıllardır kalp hastasıydı; hapis yılları, açlık grevi ve sürgünün yorgunluğu bedenini örselemişti. Ölümü, en çok özlediği şeye — memleketine dönüşe — bir adım kala geldi. Türkiye topraklarını bir daha hiç göremedi.
Moskova'da, ünlü Novodeviçi Mezarlığı'na, Rus ve Sovyet kültür tarihinin büyük isimlerinin yanına defnedildi. Mezar taşına, rüzgârda eğilen bir figür işlendi — sanki hâlâ ileriye, memlekete doğru yürüyormuş gibi.
Nâzım, bir şiirinde kendi cenazesini hayal etmiş, Anadolu'da bir köy mezarlığına gömülmek istediğini yazmıştı: "Beni de koyun, çiçek ekin diye altıma." Bu vasiyeti henüz yerine getirilemedi. Ama şiiri çoktan eve dönmüştü: yıllarca yasaklı kalan kitapları yeniden basıldı, dizeleri bestelendi, sokaklara ve gönüllere yerleşti. 5 Ocak 2009'da Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığı iade edildi — vatansız ilan edilişinden elli sekiz yıl sonra. Bir şairin memleketi, sonunda onu geri aldı.
Bir hayat. Bir sergi.
HoldHistory ile üretilmiştir.