
“Bir imparatorluğun küllerinden çağdaş bir cumhuriyet kuran asker, devrimci ve öğretmen.”
Selanik'te doğan bir Osmanlı subayı; Çanakkale'de bir efsane, İstiklal Savaşı'nda bir önder, Cumhuriyet'in ve çağdaş Türkiye'nin kurucusu oldu. Bir hayatın içine sığan bir yeniden doğuş.
Mustafa, 1881 yılının kışında, Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki en canlı liman kentlerinden biri olan Selanik'te dünyaya geldi. Babası Ali Rıza Efendi gümrük memurluğu ve kereste ticaretiyle uğraşan, yumuşak huylu bir adamdı; annesi Zübeyde Hanım ise inançlı, dirayetli ve oğlunun geleceği üzerine kesin fikirleri olan bir kadındı. Aile, kozmopolit Selanik'in dar sokaklarında, Türk, Rum, Yahudi ve Slav komşuların iç içe yaşadığı bir mahallede oturuyordu.
Çocukluğu mutlulukla acının iç içe geçtiği bir dönemdi. Kardeşlerinin çoğu küçük yaşta hayatını kaybetti; yalnızca kız kardeşi Makbule erişkinliğe ulaşabildi. Annesi onu mahalle mektebine, dinî eğitim veren bir okula yazdırmak istedi; oysa Mustafa, modern eğitim veren Şemsi Efendi Mektebi'ne gitmek istiyordu. Sonunda her iki tarafın da gönlü hoş tutuldu: önce kısa süre mahalle mektebine, ardından Şemsi Efendi'nin sıralarına oturdu.
Babası Ali Rıza Efendi, Mustafa henüz yedi yaşındayken hastalanarak öldü. Bu kayıp aileyi sarstı; Zübeyde Hanım, oğlunu ve kızını alarak bir süre Langaza yakınlarındaki bir çiftlikte, dayısının yanında yaşadı. Mustafa orada kırların özgürlüğünü tattı, bakla tarlalarında kuş kovaladı, ama düzenli eğitimden uzak kaldı.
Selanik'e dönüşle birlikte hayatının yönünü belirleyecek karar olgunlaştı. Annesinin itirazlarına rağmen, komşu bir subayın üniformasına duyduğu hayranlıkla, sınavlara gizlice girerek Selanik Askerî Rüştiyesi'ne kaydoldu. Disiplin, matematik ve düzenin dünyası onu büyüledi. Matematik öğretmeni Mustafa Sabri, sınıftaki diğer Mustafa'dan ayırmak için ona ikinci bir ad verdi: "Kemal" — yani olgunluk, kemale ermişlik. O günden sonra adı Mustafa Kemal oldu.
Selanik Askerî Rüştiyesi'ni başarıyla bitiren Mustafa Kemal, 1896'da Manastır Askerî İdadisi'ne girdi. Manastır, Balkanların kaynayan kazanıydı; Makedonya'nın dağlarında çeteler dolaşır, milliyetçi akımlar gençlerin zihnini tutuştururdu. Burada arkadaşı Ömer Naci sayesinde edebiyatla, şiirle ve hitabetle tanıştı; Namık Kemal'in vatan ve hürriyet üzerine yazdıkları onu derinden etkiledi.
13 Mart 1899'da İstanbul'a, Harp Okulu'na (Mekteb-i Harbiye) girdi. İmparatorluğun başkenti, Sultan II. Abdülhamid'in sıkı yönetimi altında, hafiyelerin ve sansürün gölgesinde yaşıyordu. Genç subay adayları ise gizli gizli yasak kitaplar okuyor, Fransız İhtilali'nin fikirlerini tartışıyorlardı. Mustafa Kemal bu tartışmaların merkezindeydi.
1902'de Harp Okulu'nu teğmen rütbesiyle bitirdi ve eğitimine Harp Akademisi'nde (Erkân-ı Harbiye) devam etti. 11 Ocak 1905'te kurmay yüzbaşı olarak akademiden mezun oldu. Ancak siyasi faaliyetleri ve arkadaşlarıyla çıkardığı el yazması gazete yüzünden bir süre göz altında tutuldu.
İlk görev yeri, imparatorluğun uzak bir köşesiydi: Şam'daki 5. Ordu. Genç kurmay yüzbaşı, Suriye çöllerinde isyan bastırma harekâtlarına katılırken bir yandan da "Vatan ve Hürriyet" adlı gizli bir cemiyet kurdu. Bu cemiyetin Selanik şubesini açmak için izinsiz biçimde memleketine geçti — geleceğin devlet kurucusu, daha o yıllarda bir komitacı cesaretiyle hareket ediyordu.

1911 yılının sonbaharında İtalya, Osmanlı'nın Kuzey Afrika'daki son toprağı olan Trablusgarp'a saldırdı. İmparatorluğun donanması zayıf, kara bağlantısı kopuktu; Trablusgarp adeta kaderine terk edilmişti. Buna rağmen bir grup genç ve gözü pek subay, gönüllü olarak bölgeye gitmeye karar verdi. Mustafa Kemal de aralarındaydı.
Gazeteci kılığına girerek, "Şerif" takma adıyla, türlü zorluklarla Mısır üzerinden Trablusgarp'a ulaştı. Yol uzun ve tehlikeliydi; İngiliz denetimindeki Mısır'dan gizlice geçmek, çölü aşmak gerekiyordu. Bölgeye vardığında sıtmaya yakalandı, gözünden ciddi biçimde rahatsızlandı — bu rahatsızlık ömrü boyunca bir izini bırakacaktı.
Derne ve Tobruk çevresinde, yerli Arap gönüllüleri örgütleyerek İtalyanlara karşı direniş cepheleri oluşturdu. Düzenli ordusu olmayan, silahı kıt bir kuvvetle, modern bir Avrupa ordusunu oyalamayı başardı. Burada öğrendiği şey paha biçilmezdi: Halkı örgütleyerek, inançla, sınırlı imkânlarla bile bir işgalciye direnilebilirdi. Bu ders, yıllar sonra Anadolu'da işine yarayacaktı.
Fakat Balkanlarda kopan fırtına onu geri çağırdı. 1912'de Balkan Savaşı patlak verince Trablusgarp'taki subaylar yurda dönmek zorunda kaldı. Mustafa Kemal, doğduğu şehri — Selanik'i — savaşta kaybedilirken uzaktan izlemek zorunda kaldı. Annesinin ve kardeşinin İstanbul'a göç etmesi gerekti. Bu kayıp onu derinden yaraladı; bir daha doğduğu şehrin topraklarına ayak basamayacaktı.


1914'te Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı'na Almanya'nın yanında girdi. İtilaf Devletleri, Boğazları zorlayıp İstanbul'u ele geçirmek için 1915 baharında Gelibolu Yarımadası'na büyük bir çıkarma planladı. Mustafa Kemal o sırada, henüz tanınmamış bir yarbay olarak, yarımadanın savunmasına memur edilen 19. Tümen'in komutanıydı.
25 Nisan 1915 sabahı, Anzak (Avustralya-Yeni Zelanda) birlikleri Arıburnu kıyılarına çıktı. Türk savunma hatları kritik bir noktada — Conkbayırı'nda — çökmek üzereydi. Mustafa Kemal, emir beklemeden, kendi inisiyatifiyle 57. Alay'ı bölgeye sevk etti. Cephane çekilen erlerine söylediği o ünlü sözler tarihe geçti: "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve komutanlar gelebilir." 57. Alay neredeyse tamamen şehit oldu, ama hat tutuldu.
Ağustos ayında savaşın en kanlı safhası başladı: Anafartalar. İtilaf kuvvetleri Suvla Koyu'ndan yeni bir çıkarma yaptı; Türk cephesi yeniden çökme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Mustafa Kemal, Anafartalar Grubu Komutanlığı'na getirildi. Conkbayırı ve Kocaçimentepe'deki şahsen yönettiği gece taarruzlarıyla düşmanı denize doğru geri attı.
Bir sabah, göğsüne isabet eden bir şarapnel parçası onu öldürebilirdi; parça, cebindeki saate çarpıp durdu. Saat parçalandı, Mustafa Kemal yaşadı. Bu olay, hem askerleri hem kendisi için bir uğur, bir kader işareti sayıldı.
Çanakkale, Osmanlı için savaşın belki de tek parlak zaferiydi ve yüz binlerce gencin canına mal oldu. Mustafa Kemal bu cepheden bir efsane olarak çıktı — "Anafartalar Kahramanı" adıyla tüm imparatorlukta tanındı. Yıllar sonra, o topraklarda yatan düşman askerlerinin anneleri için söylediği sözler, savaşın acısını bir barış mesajına dönüştürecekti: "Bu memleketin toprağında canlarını veren kahramanlar! Artık bizim için de aynısınız..."

Çanakkale'nin ardından Mustafa Kemal, generalliğe (mirlivalık) yükseldi ve "Paşa" unvanını aldı. 1916'da Doğu Cephesi'ne, Kafkaslara gönderildi. Rus ordusunun ilerlemesine karşı 2. Ordu'nun bir kolordusunu yönetti; Muş ve Bitlis'i kısa süreliğine geri almayı başardı. Doğu Anadolu'nun karlı, yoksul ve yorgun coğrafyasında savaşın gerçek yüzünü — açlığı, hastalığı, göçü — bir kez daha gördü.
1917'de Suriye'ye, 7. Ordu komutanlığına atandı. Ancak burada Alman komutanlarla ve İstanbul'daki hükümetle derin görüş ayrılıklarına düştü. Cephenin tutulamayacağını, ordunun gereksiz yere harcandığını açıkça söyledi; raporları dikkate alınmayınca görevinden istifa etti.
O yıl, Veliaht Vahdettin'le birlikte Almanya'ya resmî bir gezi yaptı; Alman cephesini ve karargâhlarını yakından gördü. Savaşın gidişatı hakkındaki karamsarlığı bu gezide pekişti. Dönüşte ciddi bir biçimde hastalandı, bir süre Viyana ve Karlsbad'da tedavi gördü.
1918'de yeniden Suriye'ye, dağılmakta olan Yıldırım Orduları Grubu'na döndü. Artık savaş kaybedilmişti. Mustafa Kemal, çökmüş cephede elindeki kuvvetleri düzenli biçimde Halep'in kuzeyine, bugünkü Türkiye sınırına yakın hatta çekmeyi başardı — imparatorluğun güney sınırını fiilen o çizgi belirledi. 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi imzalandığında, Osmanlı İmparatorluğu savaştan yenik ve parçalanmış çıkıyordu. Önünde işgal yılları vardı.

Mondros Mütarekesi'nin ardından İtilaf Devletleri imparatorluğu paylaşmaya başladı. İstanbul fiilen işgal altındaydı; 15 Mayıs 1919'da Yunan ordusu İzmir'e çıktı. Anadolu'nun dört bir yanında yerel direniş örgütleri, "Kuva-yı Milliye" adıyla kendiliğinden filizleniyordu.
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul hükümeti tarafından Karadeniz bölgesindeki karışıklıkları yatıştırmak ve düzeni sağlamak üzere 9. Ordu Müfettişi olarak görevlendirildi. Görünüşte sıradan bir asayiş göreviydi; ama Mustafa Kemal'in zihninde bambaşka bir plan vardı. Geniş yetkilerle donatılmış bu görevi, milletin direnişini örgütlemek için bir fırsata çevirecekti.
16 Mayıs 1919'da, Bandırma adlı eski ve bakımsız bir vapurla İstanbul'dan ayrıldı. Karadeniz'de İngiliz harp gemilerinin gölgesinde, gemisinin batırılması ya da geri çevrilmesi tehlikesi altında üç gün yol aldı. 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun'a ayak bastı.
Bu tarih, Atatürk'ün kendi deyişiyle Millî Mücadele'nin başlangıç günü, hatta kendi "doğum günü" sayıldı. Yıllar sonra şöyle diyecekti: "1919 senesi Mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım." Bu cümleyle başlayan büyük Nutuk, bir ulusun yeniden kuruluş destanının ilk satırıydı.
Samsun'da ve ardından geçtiği Havza'da, halkı işgallere karşı mitinglere, direnişe çağıran genelgeler yayımladı. İstanbul hükümeti durumu fark edip onu geri çağırdığında, Mustafa Kemal artık dönmeyecekti. Önündeki yol, bir asker olarak değil, bir milletin önderi olarak yürünecek bir yoldu.

Samsun'dan sonra Mustafa Kemal, Millî Mücadele'yi meşru bir zemine oturtmak için kongreler dönemini başlattı. Önce 8 Temmuz 1919 gecesi, askerlik görevinden ve resmî sıfatlarından istifa etti — artık devletin değil, doğrudan milletin bir ferdi, bir gönüllü olarak hareket edecekti. "Bundan sonra mukaddes davamız için her türlü fedakârlıkla çalışacağıma... söz veririm" dedi.
23 Temmuz 1919'da Erzurum Kongresi toplandı. Doğu illerinin temsilcilerinin katıldığı bu kongre, vatanın bütünlüğünü ve milletin bağımsızlığını ilan etti; "Millî sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz" ilkesini benimsedi. Mustafa Kemal kongre başkanı seçildi.
Ardından 4 Eylül 1919'da Sivas Kongresi toplandı. Bu kez tüm yurttan gelen delegeler bir araya geldi; dağınık direniş örgütleri "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" çatısı altında birleştirildi. Manda ve himaye fikirleri kesin biçimde reddedildi. Millî Mücadele artık tek bir merkezden, tek bir iradeyle yönetilebilecekti.
Kongrelerin ardından hareketin merkezi Ankara'ya taşındı. 27 Aralık 1919'da Mustafa Kemal ve arkadaşları, halkın coşkulu karşılaması arasında Ankara'ya girdiler. İç Anadolu'nun ortasındaki bu mütevazı kasaba, bir kurtuluş hareketinin başkenti olmaya hazırlanıyordu.
İstanbul'da toplanan son Osmanlı Meclis-i Mebusanı, 28 Ocak 1920'de Mustafa Kemal'in hazırladığı esaslara dayanan Misak-ı Millî'yi (Millî Ant) kabul etti. İtilaf Devletleri buna 16 Mart 1920'de İstanbul'u resmen işgal ederek ve Meclis'i dağıtarak karşılık verdi. Artık milletin sesinin duyulacağı tek yer Ankara olacaktı.

İstanbul'un işgali ve Osmanlı Meclisi'nin dağıtılması, Mustafa Kemal'in elini güçlendirdi. Artık tek çıkış yolu, Ankara'da, milletin temsilcilerinden oluşan yeni ve egemen bir meclis kurmaktı. Mustafa Kemal, tüm yurda seçim çağrısı yaptı; İstanbul'dan kaçabilen mebuslar ve yeni seçilen temsilciler Ankara'da toplandı.
23 Nisan 1920 günü, bir Cuma, Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Açılış, sade ama anlam yüklü bir törenle yapıldı; halk, mebusları dualarla, gözyaşlarıyla karşıladı. Ertesi gün Mustafa Kemal, oybirliğine yakın bir çoğunlukla Meclis Başkanı seçildi. Bu meclis hem yasama hem yürütme yetkisini elinde topluyordu; egemenliğin saraydan ve padişahtan alınıp millete verildiğinin somut ilanıydı.
Meclis'in kuruluş günleri son derece zorluydu. Hazine boştu, ordu dağınıktı, ülkenin büyük bölümü işgal altındaydı. İçeride padişaha bağlı ayaklanmalar, dışarıda Yunan ilerleyişi vardı. Sevr Antlaşması — 10 Ağustos 1920'de İstanbul hükümetince imzalanan ve Türk vatanını paramparça eden o ağır belge — TBMM tarafından hiçbir zaman tanınmadı.
Mustafa Kemal, bu meclisi yalnızca bir savaş karargâhı değil, geleceğin devletinin de çekirdeği olarak gördü. "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi, daha o günlerde Meclis'in duvarına yazılan rehber oldu.
23 Nisan, yıllar sonra dünyada eşi görülmemiş bir jestle çocuklara armağan edildi: Atatürk, bu ulusal bayramı tüm dünya çocuklarına adadı. Bir kurtuluş hareketinin doğum günü, aynı zamanda bir çocuk bayramına dönüştü.
1921 yılı, Millî Mücadele'nin kaderini belirleyecek savaşların yılı oldu. Yunan ordusu, Anadolu'nun içlerine doğru ilerleyerek Ankara'yı ele geçirmeyi ve genç meclisi dağıtmayı hedefliyordu. Henüz düzenli bir ordu haline yeni gelmekte olan TBMM kuvvetleri, ilk büyük sınavlarını Eskişehir yakınlarındaki İnönü mevkiinde verdi.
Birinci İnönü Muharebesi (6-10 Ocak 1921), Albay İsmet Bey komutasındaki Türk birliklerinin Yunan ilerleyişini durdurmasıyla sonuçlandı. Askerî açıdan büyük bir meydan savaşı olmasa da, siyasi etkisi muazzamdı: Yeni ordunun bir düşmanı durdurabileceği görülmüştü. Bu zafer, aynı günlerde kabul edilen Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'na — ilk anayasaya — ve genç devletin uluslararası alanda biraz olsun ciddiye alınmasına denk geldi.
İkinci İnönü Muharebesi (23 Mart - 1 Nisan 1921) çok daha çetin geçti. Yunan ordusu bu kez daha güçlü bir taarruzla geldi; günlerce süren kanlı çarpışmaların ardından yine geri çekilmek zorunda kaldı. Mustafa Kemal, İsmet Bey'e gönderdiği o ünlü telgrafında şöyle dedi: "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz."
Bu zaferler ordunun ve milletin moralini yükseltti, ama tehlike geçmemişti. Yaz aylarında Yunan ordusu çok daha büyük bir kuvvetle yeniden taarruza geçti; Kütahya-Eskişehir muharebelerinde Türk ordusu ağır kayıplar verdi ve Mustafa Kemal'in emriyle Sakarya Nehri'nin doğusuna planlı biçimde çekildi. Bu geri çekilme Meclis'te sert tartışmalara yol açtı; kimileri Mustafa Kemal'i suçluyordu. Ülkenin kaderi yeniden bir uçurumun kenarındaydı.

1921 yazında ordu Sakarya'nın doğusuna çekilince, Meclis'te güven bunalımı doğdu. Bu kritik anda Mustafa Kemal, 5 Ağustos 1921'de Meclis tarafından geniş yetkilerle Başkomutanlığa getirildi. Artık ordunun mukadderatı doğrudan onun ellerindeydi.
İlk işi, savaşan orduyu beslemek ve donatmak oldu. Tekâlif-i Milliye Emirleri adıyla bilinen olağanüstü buyrukları yayımladı: Her aile elindeki yiyeceğin, giyeceğin, taşıt aracının bir bölümünü orduya verecekti. Anadolu halkı, kağnılarıyla cephane taşıdı, son battaniyesini, son çift çarığını cepheye gönderdi. Bu, bir ordunun değil, bütün bir milletin savaşıydı.
23 Ağustos 1921'de Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Yüz kilometreyi aşan geniş bir cephe boyunca, yirmi iki gün yirmi iki gece kesintisiz çarpışıldı; tarihin en uzun meydan muharebelerinden biriydi. Mustafa Kemal, savaşın bir noktasında atından düşüp kaburga kemiğini kırdı; buna rağmen sedyeyle, sancılar içinde cepheyi yönetmeyi sürdürdü.
Klasik cephe savunmasının çöktüğü bir anda, askerlik tarihine geçen o emri verdi: "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz." Sabit bir savunma çizgisi yerine, vatanın bütününü derinlemesine savunma fikri, savaşın yönünü değiştirdi.
13 Eylül 1921'de Yunan ordusu Sakarya'nın batısına çekildi. Bu, düşmanın doğuya doğru ilerleyişinin kesin biçimde durduğu, geri çekilmenin başladığı andı. Sakarya zaferi karşılığında Meclis, Mustafa Kemal'e "Gazi" unvanını ve Mareşal (Müşir) rütbesini verdi. Anadolu'nun kalbi artık güvendeydi; sıra, düşmanı denize dökmeye gelmişti.

Sakarya zaferinden sonra bir yıl boyunca, görünüşte sessiz ama içten içe yoğun bir hazırlık dönemi yaşandı. Mustafa Kemal, ordunun gücünü gizlilik içinde topladı; cepheye sevkiyatları düşmandan saklamak için her türlü tedbiri aldı. Hatta bir akşam Çankaya'da çay daveti verdiği haberini yayarak, taarruzun başladığı anda Ankara'da olduğu izlenimini bilerek oluşturdu.
26 Ağustos 1922 sabahı, Afyon güneyindeki Kocatepe'den Büyük Taarruz başladı. Türk topçusu şafak sökerken Yunan mevzilerini ateş altına aldı; Mustafa Kemal taarruzu bizzat Kocatepe'den yönetti. 30 Ağustos 1922'de Dumlupınar yakınlarında, düşmanın ana kuvveti kuşatılarak imha edildi. Bu savaşı Başkomutan'ın doğrudan yönetmesi nedeniyle tarihe "Başkomutanlık Meydan Muharebesi" olarak geçti; 30 Ağustos bugün Zafer Bayramı olarak kutlanır.
Zaferin ardından Mustafa Kemal, Türk ordusuna o tarihî emri verdi: "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" Bozguna uğrayan Yunan ordusu batıya doğru çekilirken, Türk kuvvetleri günde onlarca kilometre ilerledi.
9 Eylül 1922'de Türk süvarileri İzmir'e girdi. Üç yıldan uzun süren işgal sona ermiş, Millî Mücadele askerî zaferle taçlanmıştı. Ancak sevincin gölgesinde büyük bir felaket de yaşandı: İzmir'in büyük bölümünü kül eden yangın, kentin bir bölümünü yok etti.
Askerî zafer artık siyasi bir çözüm gerektiriyordu. 11 Ekim 1922'de Mudanya Mütarekesi imzalandı; Doğu Trakya ve İstanbul, savaşılmadan, masada geri alındı. Lozan'a giden yol açılmıştı.

Askerî zafer kazanılmıştı; ama bağımsızlığın masada da kabul ettirilmesi gerekiyordu. Bunun önündeki ilk engel, ülkede iki başlı bir yapının sürmesiydi: Ankara'da TBMM hükümeti, İstanbul'da ise saltanat duruyordu. İtilaf Devletleri, Lozan Konferansı'na hem İstanbul'u hem Ankara'yı çağırarak Türk tarafını bölmek istedi.
Mustafa Kemal bu oyunu kökünden bozdu. 1 Kasım 1922'de TBMM, onun öncülüğünde saltanatı kaldırdı. Altı yüz yıllık Osmanlı hanedanının siyasi iktidarı resmen sona erdi; son padişah Vahdettin kısa süre sonra ülkeden ayrıldı. Artık Türkiye'yi temsil edecek tek meşru irade Ankara'ydı.
Lozan Konferansı, 20 Kasım 1922'de İsviçre'nin Lozan kentinde başladı. Türk heyetine, İnönü zaferlerinin komutanı İsmet Paşa başkanlık ediyordu. Görüşmeler son derece çetin geçti; kapitülasyonlar, Musul, azınlıklar, boğazlar, savaş tazminatı gibi konularda aylarca süren bir mücadele yaşandı. İsmet Paşa'nın inatçı ve sabırlı diplomasisi, Ankara'dan aldığı kararlı destekle birleşti.
24 Temmuz 1923'te Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma, Sevr'i tarihe gömüyor; yeni Türkiye devletinin sınırlarını, tam bağımsızlığını ve egemenliğini uluslararası alanda tescil ediyordu. Kapitülasyonlar kaldırıldı, Türkiye eşit bir devlet olarak dünya sahnesindeki yerini aldı.
Lozan, bir savaşın değil, bir kuruluşun da diplomatik mührüydü. Geriye yalnızca yeni devletin biçimini ilan etmek kalmıştı.

Lozan'dan sonra geriye bir tek soru kalmıştı: Yeni Türk devletinin rejimi ne olacaktı? Saltanat kaldırılmıştı, ama devletin biçimi anayasada hâlâ açıkça tanımlanmamıştı. Mustafa Kemal bu belirsizliğin sürdürülemeyeceğini biliyordu.
13 Ekim 1923'te Ankara, resmen yeni devletin başkenti ilan edildi. İşgale uğramamış, milletin direnişine merkez olmuş bu İç Anadolu şehri, artık modern Türkiye'nin yönetim merkeziydi.
28 Ekim akşamı, Mustafa Kemal Çankaya'daki sofrasında yakın arkadaşlarına dönüp o tarihî cümleyi söyledi: "Yarın Cumhuriyet'i ilan edeceğiz." O gece, İsmet Paşa ile birlikte anayasa değişikliği tasarısını hazırladı.
29 Ekim 1923 günü TBMM toplandı. Yapılan anayasa değişikliğiyle devletin yönetim biçiminin Cumhuriyet olduğu ilan edildi. Meclis, aynı oturumda Mustafa Kemal'i oybirliğiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı seçti. Gece yarısına doğru, Ankara'da toplar atıldı; haber yurda yayıldıkça meydanlar coşkuyla doldu.
Mustafa Kemal, Cumhuriyet'i yalnızca bir yönetim biçimi olarak görmüyordu; onu milletin onuru, egemenliği ve geleceğinin teminatı sayıyordu. Onuncu yıl konuşmasında bu inancı şöyle özetleyecekti: "Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." Gençliğe seslenirken de Cumhuriyet'i en değerli emanet olarak bıraktı: "Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir."

Cumhuriyet'in ilanı bir başlangıçtı; Mustafa Kemal için asıl hedef, toplumu kökten çağdaşlaştırmaktı. 1924-1928 arası, art arda gelen büyük reformların yılları oldu.
3 Mart 1924, devrim tarihinin dönüm noktalarından biriydi. O gün TBMM, üç tarihî kararı birden aldı: Halifelik kaldırıldı ve Osmanlı hanedanı yurt dışına çıkarıldı; Şer'iye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldı; Tevhid-i Tedrisat Kanunu — Öğretim Birliği Yasası — ile ülkedeki bütün okullar tek bir çatı altında, Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlandı. Eğitim artık birleşik, çağdaş ve laik bir temele oturuyordu.
20 Nisan 1924'te yeni Anayasa (Teşkilât-ı Esasiye Kanunu) kabul edildi. 1925'te Şeyh Said İsyanı'nın bastırılmasının ardından, tekke ve zaviyeler kapatıldı; toplumsal hayatı geriye çeken kimi kurumlar tasfiye edildi.
25 Ağustos 1925'te Mustafa Kemal, Kastamonu gezisinde elinde bir şapkayla halkın karşısına çıktı; ardından çıkarılan Şapka Kanunu, kıyafette çağdaşlaşmanın simgesi oldu. Aynı dönemde uluslararası takvim ve saat sistemi benimsendi; 1 Ocak 1926'dan itibaren miladi takvim kullanılmaya başlandı.
1926'da kabul edilen Türk Medeni Kanunu, İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlandı. Bu yasa, evlilik, miras, boşanma ve mülkiyet alanında kadın ile erkeği büyük ölçüde eşit hâle getirdi; çok eşliliği kaldırdı, kadına mahkemede tanıklık ve eşit miras hakkı tanıdı. Mustafa Kemal'in çağdaşlaşma anlayışında, kadının toplumsal hayatın eşit bir öznesi olması merkezî bir yer tutuyordu.


Mustafa Kemal'in en tutkulu projelerinden biri, halkı okur-yazar kılmaktı. Osmanlı'da okuma-yazma oranı çok düşüktü ve Arap harfleriyle yazılan Türkçenin öğrenilmesi zordu. Mustafa Kemal, Türkçenin seslerine daha uygun olduğuna inandığı Latin temelli yeni bir alfabeyi hayata geçirmeye karar verdi.
9 Ağustos 1928 gecesi, İstanbul'da Sarayburnu'nda halka yeni harfleri tanıttı. "Bu millet asırlardan beri bir muamma halinde kalan yazısını okumasını bilmiyordu... Bu kusuru süratle düzelteceğiz" dedi. 1 Kasım 1928'de TBMM, Yeni Türk Harfleri Hakkındaki Kanun'u kabul etti; 1 Ocak 1929'dan itibaren resmî yazışmalarda yalnızca yeni alfabe kullanılacaktı.
Mustafa Kemal bu işi masa başından yönetmekle yetinmedi. Eline tebeşiri aldı, kara tahtanın başına geçti ve bir öğretmen gibi ülkeyi dolaştı. Kayseri, Sivas, Tekirdağ, Çankırı — gittiği her şehirde meydanlarda, okullarda, hatta köy kahvelerinde halka yeni harfleri öğretti. Bir devlet başkanının elinde tebeşirle kara tahtanın başında durması, tarihte ender rastlanan bir görüntüydü.
Yurt çapında "Millet Mektepleri" açıldı; yüz binlerce yetişkin, yaşına bakılmaksızın bu okullarda okuma-yazma öğrendi. Mustafa Kemal'e 1928'de halkın taktığı "Başöğretmen" unvanı, resmî sıfatların ötesinde, en sevdiği unvanlardan biri oldu.
1932'de Türk Dil Kurumu, 1931'de Türk Tarih Kurumu kuruldu. Mustafa Kemal, dilin sadeleşmesini ve tarihin yeniden incelenmesini de bu çağdaşlaşma hamlesinin parçası saydı. Okuma-yazma artık birkaç ayrıcalıklının değil, bütün milletin hakkıydı.

29 Ekim 1933, Cumhuriyet'in onuncu yıl dönümüydü. On yıl önce yıkık, yoksul ve işgal altında bir ülke; şimdi demiryolları döşeyen, fabrikalar açan, çocuklarını yeni harflerle okutan bir cumhuriyetti. Ankara'da görkemli bir geçit töreni düzenlendi; tüm yurtta coşkulu kutlamalar yapıldı.
O gün Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Onuncu Yıl Nutku'nu okudu. Bu konuşma, yapılanların gururlu bir muhasebesi ve geleceğe dönük bir inanç bildirgesiydi: "Türk milleti! Kurtuluş Savaşı'na başladığımızın on beşinci yılındayız... Az zamanda çok ve büyük işler yaptık." Konuşma şu cümlelerle sonlanıyordu: "Ne mutlu Türküm diyene!"
Kutlamalar için besteci Cemal Reşit Rey, sözlerini Faruk Nafiz Çamlıbel ile Behçet Kemal Çağlar'ın yazdığı Onuncu Yıl Marşı'nı besteledi. "Çıktık açık alınla on yılda her savaştan" dizesiyle başlayan bu marş, kısa sürede bir kuşağın belleğine kazındı; bugün hâlâ Cumhuriyet'in en sevilen ezgilerinden biridir.
Bu dönemde Atatürk'ün önderliğinde sanayileşme hız kazandı: Sümerbank ve Etibank gibi kuruluşlar, dokuma ve maden tesisleri, demiryolu hatları ülkenin dört bir yanına yayıldı. Kapalı ekonomik koşullara karşı "devletçilik" ilkesiyle, sınırlı kaynaklarla bir kalkınma hamlesi yürütüldü.
Dışarıda ise Atatürk, barışçı bir politika izledi. "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesi dış siyasetin temeli oldu. 1932'de Türkiye Milletler Cemiyeti'ne üye oldu; 1934'te Balkan Antantı, 1937'de Sadabad Paktı imzalandı. Onuncu yıl, hem içeride hem dışarıda bir denge ve güven döneminin zirvesiydi.

1934 yılı, Cumhuriyet'in toplumsal devrimlerinde iki büyük adımın atıldığı yıl oldu.
21 Haziran 1934'te Soyadı Kanunu kabul edildi. O güne kadar Türkiye'de insanlar yalnızca adlarıyla, lakaplarıyla, baba adlarıyla anılırdı; bu durum hukukta ve resmî kayıtlarda büyük karışıklıklara yol açıyordu. Yasayla birlikte her yurttaş bir soyadı seçti. 24 Kasım 1934'te TBMM, Mustafa Kemal'e "Atatürk" — Türklerin Atası — soyadını verdi. Aynı yasayla bu soyadının başka hiç kimseye verilemeyeceği de hükme bağlandı. Yakın silah arkadaşı İsmet Paşa ise, İnönü zaferlerinin anısına "İnönü" soyadını aldı.
Devrimin belki de en ileri adımı, kadınların siyasal haklarıydı. Türk kadını 1930'da belediye seçimlerine, 1933'te muhtarlık seçimlerine katılma hakkı kazanmıştı. 5 Aralık 1934'te yapılan anayasa değişikliğiyle Türk kadınına milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındı. Türkiye, kadınlara genel oy hakkını tanımakta birçok Avrupa ülkesinin önünde yer aldı.
1935 seçimlerinde 18 kadın milletvekili TBMM'ye girdi; Türk Meclisi'nin sıralarında ilk kez kadınlar yer aldı. Mustafa Kemal kadın haklarını yalnızca bir hukuk meselesi olarak görmüyordu: "Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşur. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, öteki kısmı göklere yükselebilsin?" diyordu.
Manevi kızlarından Sabiha Gökçen, dünyanın ilk kadın savaş pilotlarından biri oldu; Atatürk'ün kadına biçtiği eşit ve özgür yurttaş idealinin somut bir simgesine dönüştü.
1937'den itibaren Atatürk'ün sağlığı giderek bozuldu. Yıllar süren yorgunluk, savaş cephelerinin ağır koşulları ve hastalıklar bedenini yıpratmıştı. 1938 başında doktorlar siroz teşhisi koydu. Buna rağmen Atatürk çalışmayı, devlet işlerini, Hatay meselesini izlemeyi sürdürdü.
1938 yazında, dinlenmesi için İstanbul'a, Dolmabahçe Sarayı'na gidildi. Hastalık ilerledikçe saraya çekildi. Son aylarında zaman zaman komaya girdi, zaman zaman kendine geldi. Son sözlerinden biri, kendisine bakanlara söylediği "Aleykümselam" oldu.
10 Kasım 1938 sabahı, saat dokuzu beş geçe, Mustafa Kemal Atatürk Dolmabahçe Sarayı'nda hayatını kaybetti. Elli yedi yaşındaydı. Sarayın saatlerinden biri o ana — dokuzu beş geçeye — durduruldu; o saat, bir milletin yasının simgesi oldu. Her yıl 10 Kasım'da, saat dokuzu beş geçe, ülke bir dakikalığına durur ve onu anar.
Ölüm haberi yurda yayıldığında derin bir yas çöktü. Cenazesi Dolmabahçe Sarayı'nda günlerce halkın ziyaretine açık kaldı; yüz binlerce insan saygı geçidi yaptı. Ardından top arabasıyla İstanbul'dan uğurlandı, Yavuz zırhlısı ve diğer gemilerle İzmit'e, oradan trenle Ankara'ya getirildi. Geçtiği her istasyonda halk gözyaşları içinde bekledi.
21 Kasım 1938'de Ankara'da, geçici olarak Etnografya Müzesi'ndeki kabrine defnedildi. Yerine, Millî Mücadele'nin en yakın yol arkadaşı İsmet İnönü cumhurbaşkanı seçildi. 1953'te, görkemli Anıtkabir'in tamamlanmasıyla Atatürk'ün naaşı buraya nakledildi. Bugün Anıtkabir, her yıl milyonlarca insanın ziyaret ettiği bir saygı ve hatıra mekânıdır. Atatürk öldü; ama kurduğu cumhuriyet, açtığı yol ve milletine bıraktığı "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi yaşamayı sürdürdü.

Atatürk'ün hayatının son yıllarında üzerinde en çok durduğu dış mesele, İskenderun-Antakya bölgesiydi. Lozan Antlaşması sırasında Fransız mandası altındaki Suriye'ye bırakılan bu bölgenin nüfusunun önemli bir kısmı Türk'tü. Atatürk, bu toprakların Türkiye'ye katılması için son nefesine kadar uğraştı.
1936'dan itibaren bölgenin geleceği uluslararası gündeme taşındı. Atatürk, bu sancağa yeni bir ad verdi: "Hatay". Konuyu Milletler Cemiyeti'ne taşıdı; diplomatik baskıyı, kararlı ama barışçı bir tutumla sürdürdü. Hasta yatağından bile bölgenin durumunu yakından izledi; 1938'de, ağır hastayken Mersin ve Adana'da askerî birlikleri denetledi — bu, halkın gördüğü son uzun yurt gezilerinden biriydi.
Atatürk hayattayken Hatay'ın katılışını göremedi; ama açtığı yol meyvesini kısa süre sonra verdi. 2 Eylül 1938'de bağımsız Hatay Devleti kuruldu. Bir yıl sonra, 23 Haziran 1939'da Hatay Meclisi oybirliğiyle Türkiye'ye katılma kararı aldı; 7 Temmuz 1939'da Hatay resmen Türkiye Cumhuriyeti'nin bir ili oldu.
Hatay, Atatürk'ün vatan anlayışının son ve dokunaklı bir örneğiydi: silahla değil, sabırla, diplomasiyle ve halkın iradesiyle kazanılan bir toprak. Onun "Bir karış toprak" üzerine kurduğu cümleler, ölümünden sonra bile devletin politikasını yönlendirdi.
Bu son mücadele, ömrünün tükenmekte olduğu bir dönemde verildi. Atatürk, kendi bedeni çökerken bile, devraldığı vatanı bir karış daha büyütmenin peşindeydi.
Bir hayat. Bir sergi.
HoldHistory ile üretilmiştir.