
“Halfeti'nin kerpiç evinden 'Müslüm Baba' lakabına uzanan, arabeskin acısını sahneye taşıyan bir ses.”
Müslüm Gürses, 1953'te Şanlıurfa'nın Halfeti ilçesine bağlı Fıstıközü köyünde Müslüm Akbaş adıyla doğdu. Çocukluğu Adana'da yoksulluk, terzi ve ayakkabıcı çıraklığı, pamuk tarlaları ve aile içinde yaşanan ağır trajedilerle geçti. 1968'de yayımladığı ilk plağıyla başlayan kariyeri, 'Sevda Yüklü Kervanlar' ile yarım milyona yaklaşan satış rakamlarına ulaştı; otuzun üzerinde Yeşilçam filminde oynadı, gazinoların başköşesine oturdu ve dinleyicilerinin gönlünde 'Müslüm Baba' oldu. Konserlerinde hayranlarının jiletle kendilerini yaralaması bir toplumsal fenomene dönüştü, akademik araştırmalara konu oldu. Eşi Muhterem Nur'la kurduğu ömürlük bağ ve geç döneminde Murathan Mungan'la hazırladığı 'Aşk Tesadüfleri Sever' albümüyle yepyeni, genç bir dinleyici kitlesine ulaştı. 3 Mart 2013'te İstanbul'da hayatını kaybetti; 2018 yapımı 'Müslüm' filmiyle hikâyesi bir kez daha milyonlara anlatıldı.
Müslüm Gürses, 7 Mayıs 1953'te Şanlıurfa'nın Halfeti ilçesine bağlı Fıstıközü köyünde, bir kerpiç evde dünyaya geldi. Doğduğunda adı Müslüm Akbaş'tı; ileride sahne adı olacak 'Gürses' soyadını sonradan, 'gür ses' anlamına gelecek şekilde kendisi seçecekti.
Ailesi Halfeti yöresinin Türkmen köylerinden birine mensuptu. Babası Mehmet bir çiftçiydi, annesi Emine ise ev kadınıydı. Fırat kıyısındaki bu coğrafya, taşlık tarlaları, kavurucu yazları ve dar geçim koşullarıyla bilinen, insanın hayatla pazarlık etmeyi erken öğrendiği bir yerdi.
Müslüm'ün doğduğu yıllar, Türkiye'nin kırsalında yoksulluğun ve göçün hız kazandığı yıllardı. Anadolu'nun pek çok ailesi gibi Akbaş ailesi de toprağın kendilerine yetmediğini görüyor, daha iyi bir hayatın peşinde başka kapılar arıyordu.
Henüz üç yaşındayken ailesi, geçim sıkıntısı nedeniyle köyü terk edip Adana'ya göç etti. Böylece Müslüm'ün belleğinde Halfeti, doğrudan yaşanmış bir çocukluktan çok, hep bir 'memleket' özlemi olarak kalacaktı. Şarkılarındaki o derin sıla ve gurbet duygusunun köklerinden biri bu erken kopuştu.
Akbaş ailesi, Müslüm üç yaşındayken Çukurova'nın merkezi Adana'ya yerleşti. Şehrin kenar mahallelerinden birinde, dönemin pek çok göçmen ailesi gibi yokluk içinde bir hayat kurmaya çalıştılar.
Adana, 1950'li ve 60'lı yıllarda pamuğun başkentiydi. Mevsimlik işçilik, tarla amelelik ve gündelik geçim derdi, kente göç eden ailelerin ortak kaderiydi. Müslüm de çocuk yaşta bu hayatın içine doğdu; oyun çağında çalışmayı, ekmeğin ne kadar zor kazanıldığını öğrendi.
İlkokuldan sonra eğitimini sürdüremedi. Bir süre terzi çıraklığı, bir süre ayakkabıcı çıraklığı yaptı. On üç yaşına geldiğinde pamuk tarlalarında çalışırken türkü söylüyordu; el emeğiyle geçen günlerin yorgunluğunu sesiyle hafifletmeye çalışıyordu.
Bu zorlu çocukluk, Müslüm Gürses'in müziğine ömür boyu sinecekti. Onun yorumladığı acı, sahnede oynanan bir rol değil; bizzat yaşanmış, tanıdık bir acıydı. Dinleyicilerinin ona bu kadar bağlanmasının bir nedeni de buydu: Müslüm Baba, onların hayatını gerçekten biliyordu.
Ailenin yaşadığı sıkıntılar maddiyatla da sınırlı kalmadı. İlerleyen yıllarda Müslüm'ün hayatını derinden sarsacak ağır aile trajedileri de bu dönemin gölgesinde filizlenecekti.
Müslüm Gürses'in müzikle profesyonel yolculuğu 1965'te, henüz on iki yaşlarındayken Adana'da başladı. Bir halkevine devam ediyor, çay bahçelerinde türkü söylüyordu. Sesi, kısa sürede çevresindekilerin dikkatini çekti.
O yıllarda Adana'nın aile çay bahçeleri, mahallelinin akşamüstü buluştuğu, amatör seslerin kendini gösterdiği canlı sahnelerdi. Müslüm de bu sahnelerde pişti; dinleyicinin karşısında durmayı, bir kalabalığı sesiyle susturmayı buralarda öğrendi.
1967'de Adana Aile Çay Bahçesi'nde düzenlenen bir ses yarışmasına katıldı ve birinci oldu. On dört yaşındaki bir gencin böyle bir başarı kazanması, ona yeni kapılar açtı. Aynı yıl TRT Adana-Çukurova Radyosu'nda her cumartesi canlı yayında türkü söylemeye başladı.
Radyo, Müslüm'ün sesini Adana'nın ötesine taşıdı. Çukurova'nın evlerinde, kahvehanelerinde onun türküleri duyulmaya başlandı. Genç yaşta yakaladığı bu görünürlük, plak dünyasının kapısının da aralanmasını sağlayacaktı.
Bu dönem, Müslüm Gürses'in hayatındaki dönüm noktasıydı: Tarlada, atölyede çalışan bir çocuk, sesiyle bambaşka bir hayatın eşiğine gelmişti.
1968'de Müslüm Gürses, ilk 45'liğini yayımladı: bir yüzünde 'Emmioğlu', diğer yüzünde 'Ovada Taşa Basma' bulunan bu plak, onun resmî diskografisinin başlangıcı oldu.
O dönem Türkiye'de 45'lik plaklar, müziğin halka ulaşmasının başlıca yoluydu. Bir gencin plak çıkarması, hele Adana gibi taşra kabul edilen bir şehirden çıkıp İstanbul'un plak piyasasına adım atması kolay değildi. Müslüm bu adımı genç yaşta attı.
İlk plak büyük bir patlama yaratmasa da, Müslüm Gürses adının plak raflarına yazılmasını sağladı. Sesinin tınısı, yorumundaki içtenlik ve dinleyiciyle kurduğu o doğrudan bağ, daha bu ilk kayıtlarda kendini gösteriyordu.
Müslüm, yıllar içinde pek çok plak şirketiyle çalışacak, sayısız 45'lik ve uzunçalar yayımlayacaktı. Ama her şeyin başladığı yer, 1968'in bu mütevazı kaydıydı. Tarladan radyoya, radyodan plağa uzanan yol, artık geri dönülmez biçimde açılmıştı.
Genç sanatçı için sıradaki adım, kendisini bütün Türkiye'ye tanıtacak büyük çıkıştı.
1969'da Müslüm Gürses'in kariyerini bambaşka bir yere taşıyacak plak yayımlandı: 'Sevda Yüklü Kervanlar / Vurma Güzel Vurma'. İstanbul merkezli Palandöken Plak tarafından çıkarılan bu 45'lik, 300 bin satış rakamına ulaşarak dönemine göre büyük bir rekora imza attı.
'Sevda Yüklü Kervanlar', Müslüm Gürses denince akla ilk gelen şarkılardan biri olarak yıllara meydan okudu. Gurbeti, hasreti ve sevdayı bir kervan imgesinde toplayan sözleri, Müslüm'ün o derinden gelen yorumuyla birleşince akıllarda kalıcı bir iz bıraktı.
Bu plakla birlikte Müslüm Gürses artık sadece Çukurova'nın değil, bütün Türkiye'nin tanıdığı bir sanatçıydı. Onun sesi, büyük şehirlerin kenar mahallelerinde, gurbetçi işçilerin radyolarında, dolmuşlarda yankılanmaya başladı.
Başarı, Müslüm'ün önüne yeni fırsatlar serdi. Plak şirketleri, gazinolar ve kısa süre sonra sinema dünyası ona kapılarını açtı. Yoksul bir göçmen ailesinin çocuğu, müzikle hayatını kökten değiştirmeyi başarmıştı.
Ancak şöhret, beraberinde yoğun bir tempoyu ve zorlu yol hayatını da getirecekti.
1978'de Müslüm Gürses, Tarsus ile Adana arasında ağır bir trafik kazası geçirdi. Kazanın şiddeti o kadar büyüktü ki olay yerinde öldüğü sanıldı.
Anlatılanlara göre Gürses, hayatını kaybettiği düşünülerek Adana'da bir morga kaldırıldı. Ancak görevli, sanatçının bacaklarının kıpırdadığını fark etti ve onun yaşadığını anladı. Müslüm Gürses, kelimenin tam anlamıyla morgdan geri dönmüştü.
Kazanın bedeni üzerindeki izleri ağır oldu. Bir dizi ameliyat geçirdi; kafatasına metal bir plaka takıldı. Koku alma duyusunu neredeyse tamamen yitirdi, işitme duyusu ciddi biçimde zarar gördü. Yıllar boyunca dinmeyen baş ağrılarıyla, kafasına alacağı en küçük darbenin ölümcül olabileceği korkusuyla yaşadı.
Bu kaza, Müslüm Gürses'in hayat ve ölüm arasındaki ince çizgiyi bir kez daha hissetmesine yol açtı. Acıyı ve teslimiyeti bu kadar içten yorumlayabilmesinin altında, böylesine somut, böylesine kişisel deneyimler vardı.
Bütün bu zorluklara rağmen sahnelere geri döndü ve kariyerinin en parlak dönemine doğru ilerledi. Onun hikâyesi, tam da bu yüzden hayranları için yalnızca bir şarkıcının değil, hayata tutunmanın hikâyesiydi.
1970'lerin sonundan itibaren Müslüm Gürses, dönemin pek çok arabesk sanatçısı gibi sinemaya da adım attı. Kariyeri boyunca otuzdan fazla Yeşilçam filminde rol aldı ve bu filmlerin çoğunda kendi şarkılarını seslendirdi.
O yıllarda Yeşilçam'da bir 'arabesk sineması' modası vardı. Filmlerin senaryoları, çoğu zaman sanatçının kendi hayatından, halkın tanıdığı gerçek hayat hikâyelerinden esinlenerek kurgulanırdı: yoksulluk, ayrılık, haksızlık ve büyük aşklar. Seyirci, perdede gördüğü acıyı kendi hayatından tanıyordu.
'Kul Sevdası' (1980) gibi filmler, Müslüm Baba'nın en sevilen yapımları arasında yer aldı. Bu filmler salonları doldurdu; Müslüm Gürses'in şarkıları film müziği olarak da geniş kitlelere ulaştı.
Sinema, Müslüm'ün halkla bağını daha da güçlendirdi. Artık o sadece bir ses değil, bir yüz, bir karakterdi. Perdede yaşadığı dramlar, dinleyicilerinin gönlünde onun 'baba' figürünü pekiştirdi.
Müzik ve sinema iç içe geçtikçe Müslüm Gürses, 1980'lerin en görünür arabesk yıldızlarından biri hâline geldi. Beyazperdedeki bu yıllar, onun efsaneleşme sürecinin önemli bir basamağıydı.
1980'lerde arabesk ve fantezi müziğinin yükselişiyle birlikte gazinolar, Türkiye'nin en canlı eğlence mekânlarıydı. Müslüm Gürses de bu sahnelerin başköşesindeydi.
Ferdi Tayfur, Gülden Karaböcek, İbrahim Tatlıses gibi isimlerle birlikte Müslüm Gürses, gazino kültürünün en aranan sanatçılarından biri oldu. Büyük şehirlerin gazinolarında, sahnesi günler öncesinden dolan programlar verdi.
Gazino sahnesi, Müslüm Gürses'in dinleyiciyle yüz yüze, en çıplak hâliyle buluştuğu yerdi. Burada şarkı söylemek bir gösteriden çok bir paylaşımdı; sanatçı ile dinleyici arasındaki o duygusal bağ, gazinonun loş ışığında en yoğun hâline ulaşıyordu.
Bu dönemde Müslüm Gürses'in repertuvarı da olgunlaştı. 'İtirazım Var' gibi, sonradan klasikleşecek 'damar' şarkılar bu yılların ürünüydü; hayata, kadere ve haksızlığa karşı bir 'itiraz' olarak dinleyicinin diline dolandı.
Gazino yılları, Müslüm Gürses'in hem maddi hem manevi olarak en üretken dönemlerinden biriydi. Sahne onun evi, dinleyici ise ailesiydi.
Müslüm Gürses, 1980'deki bir konser turnesinde, Malatya'da dönemin tanınmış sinema oyuncusu ve şarkıcısı Muhterem Nur ile tanıştı. Muhterem Nur, kendisinden yıllarca büyük, Yeşilçam'ın deneyimli bir ismiydi.
Anlatılanlara göre ilk karşılaşmaları bir tartışmayla başladı; ancak bu gerginlik zamanla derin bir sevdaya dönüştü. İki sanatçının yolları, farklı kuşaklardan ve farklı dünyalardan gelmelerine rağmen kesişti.
1986'da Müslüm Gürses ile Muhterem Nur evlendiler. Bu evlilik, magazin dünyasının dedikodularına, çevrenin önyargılarına rağmen ömür boyu sürdü. Müslüm Gürses, eşine duyduğu derin sevgiyi her fırsatta dile getirdi.
Muhterem Nur, Müslüm'ün hayatında yalnızca bir eş değil, aynı zamanda bir sığınak oldu. Çocukluğundan beri pek çok kayıp ve travma yaşamış olan sanatçı, bu evlilikte uzun süredir aradığı huzuru ve bağlılığı buldu.
İkilinin hikâyesi, sonradan Müslüm Gürses efsanesinin en duygulu bölümlerinden biri olarak anlatıldı. 2018 yapımı 'Müslüm' filminin de kalbinde, işte bu büyük aşk vardı.
Müslüm Gürses konserleri, Türkiye müzik tarihinin en sıra dışı toplumsal olaylarından birine sahne oldu. Sanatçının yoğun duygulu yorumları sırasında, kimi hayranlar coşkunun ve kederin doruğunda kendilerini jiletle yaralıyordu.
Bu 'jiletleme' davranışı, bir gösteri ya da reklam değildi; dinleyicilerin Müslüm Baba'nın şarkılarıyla kurduğu olağanüstü yoğun duygusal bağın uç bir ifadesiydi. Acıyı bedende somutlaştırma biçiminde beliren bu olgu, hem şaşkınlık hem endişe yarattı.
1990'ların sonlarına doğru bu fenomen, sosyologların ve üniversite araştırmacılarının ilgisini çekti. Müslüm Gürses hayranlığı, arabesk müziğin toplumsal anlamı üzerine akademik çalışmalara, makalelere konu oldu.
Müslüm Gürses'in kendisi bu davranışı asla teşvik etmedi; aksine dinleyicilerinin kendilerine zarar vermemesini diledi. Ama bu olay, onun sanatının insanların iç dünyasına ne kadar derinden dokunduğunun çarpıcı bir göstergesiydi.
Jiletleme fenomeni zamanla, Müslüm Gürses efsanesinin en çok konuşulan, en tartışmalı boyutlarından biri olarak müzik tarihine geçti. Bu, bir sanatçının dinleyicisiyle kurabileceği bağın ne kadar güçlü olabileceğinin de bir kanıtıydı.
1990'lara gelindiğinde Müslüm Gürses, dinleyicileri için artık sıradan bir sanatçı değildi. Sevgiyle ve saygıyla ona 'Müslüm Baba' diyorlardı. Bu lakap, onun müziğinin halkla kurduğu eşsiz bağın en güzel ifadesiydi.
Özellikle büyük şehirlerin kenar mahallelerinde yaşayan, düşük gelirli ve genç bir kitle, Müslüm Gürses'i kendi dünyalarının sözcüsü olarak gördü. O, hayata tutunmaya çalışanların, kaderle hesaplaşanların 'babası'ydı.
Müslüm Gürses sahneye çıktığında dinleyiciler susar, neredeyse bir saygı duruşuna geçerdi. Onun yorumladığı acı, dinleyicinin kendi hayatından bir parça gibiydi; bu yüzden her konser ortak bir dertleşmeye dönüşürdü.
'İtirazım Var', 'Nilüfer', 'Affet' gibi şarkılar bu dönemde dilden dile dolaştı. Müslüm Gürses, arabesk müziğin bir kült figürüne dönüştü; sesi, bir kuşağın ortak hafızasına kazındı.
'Müslüm Baba' artık sadece bir lakap değil, bir kimlikti. Bu kimlik, sanatçının ömrünün sonuna kadar onunla kaldı ve ölümünden sonra da yaşamaya devam etti.
2000'li yıllar, Müslüm Gürses'in dinleyici kitlesinin beklenmedik biçimde genişlediği yıllar oldu. Arabeskin 'baba'sı, artık üniversiteli gençlerin, rock dinleyicilerinin ve entelektüel çevrelerin de ilgisini çekiyordu.
Bu dönemde Müslüm Gürses, geleneksel gazino sahnelerinin dışına çıkarak büyük açık hava konserlerinde ve festivallerde sahne aldı. Genç bir kuşak, onu kendi müzikal dünyasına dahil etti; Müslüm Baba'nın şarkıları yeni nesil için bir keşif oldu.
Gençlerin Müslüm Gürses'e yaklaşımı, eski hayran kitlesininkinden farklı ama aynı ölçüde içtendi. Onun yorumundaki dürüstlüğü, sahnedeki ağırbaşlı duruşunu ve sesindeki o kendine has tınıyı sevdiler.
Bu buluşma, arabesk müziğin uzun süredir maruz kaldığı kültürel önyargıların da bir ölçüde kırılması anlamına geliyordu. Müslüm Gürses, kuşaklar ve kültürel dünyalar arasında bir köprü hâline geldi.
Farklı dinleyici gruplarını aynı sahne önünde buluşturabilmek, Müslüm Gürses'in sanatçı kimliğinin ne kadar kapsayıcı olduğunu gösteriyordu. Sıradaki büyük adım, bu köprüyü daha da sağlamlaştıracaktı.
18 Nisan 2006'da Müslüm Gürses, kariyerinin en cesur ve en çok konuşulan projesini yayımladı: 'Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle Müslüm Gürses: Aşk Tesadüfleri Sever'. Albüm, hazırlanması iki yıl süren titiz bir çalışmanın ürünüydü.
Projenin fikir babası, şair ve yazar Murathan Mungan'dı. Mungan, dünya müziğinden seçtiği şarkıları Müslüm Gürses'in yorumuna emanet etti. Albümde David Bowie, Leonard Cohen, Bob Dylan, Björk ve Haris Alexiou gibi isimlerin eserlerinin Türkçe sözlerle yeniden yorumlanmış hâlleri yer aldı.
Bu, arabeskin 'baba'sı için alışılmadık bir adımdı. Müslüm Gürses, kendi geleneksel dünyasının dışına çıkarak Batı müziğinin önemli eserlerini kendi sesiyle, kendi içtenliğiyle yeniden kurdu. Sonuç, hem eski hayranlarını hem de yeni dinleyicileri şaşırtan, etkileyici bir albüm oldu.
Albümün adını taşıyan 'Aşk Tesadüfleri Sever' şarkısı, kısa sürede geniş kitlelere ulaştı ve Müslüm Gürses'in geç döneminin simge eserlerinden biri hâline geldi. Şarkı, sonraki yıllarda popüler kültürde de güçlü bir yer edindi.
Bu albümle birlikte Müslüm Gürses, 'arabeskçi' etiketinin çok ötesinde, türler arası gezinebilen büyük bir yorumcu olarak yeniden değerlendirildi. Murathan Mungan'la kurduğu bu işbirliği, onun sanatçı kimliğine bambaşka bir boyut kattı.
2000'lerin sonu ve 2010'ların başında Müslüm Gürses, artık yaşayan bir efsane olarak kabul ediliyordu. Kariyeri, kırk yılı aşkın bir süreyi, yüzlerce şarkıyı ve onlarca filmi kapsıyordu.
Bu dönemde Müslüm Gürses, hem klasikleşmiş şarkılarını hem de yeni nesil sanatçıların eserlerini yorumlamayı sürdürdü. Genç müzisyenlerle kurduğu bağ, düetler ve ortak projeler aracılığıyla devam etti; onun sesi, kuşaklar arasında dolaşmaya devam ediyordu.
Televizyon programlarına, konserlere katıldı; her sahneye çıktığında dinleyicileri onu aynı saygı ve sevgiyle karşıladı. 'Müslüm Baba' lakabı, artık bir sanatçıdan çok bir kültürel kuruma işaret ediyordu.
Ancak yıllar içinde geçirdiği kazaların ve yorucu sahne hayatının izleri sağlığında belirginleşmeye başlamıştı. 1978'deki kazadan kalan kalıcı hasarlar, kalp ve diğer sağlık sorunlarıyla birleşince sanatçının bedeni yorulmuştu.
Yine de Müslüm Gürses, son yıllarına kadar sahneden ve dinleyicisinden kopmadı. Onun için sahne, hayatın kendisiydi.
Kasım 2012'de Müslüm Gürses, kalp rahatsızlığı nedeniyle bypass ameliyatı geçirdi. Ameliyatın ardından sağlık durumunun kritik olduğu açıklandı ve Türkiye, sevgili 'baba'sının başında günlerce nöbet tuttu.
Sanatçının hastalık süreci, kamuoyunda büyük bir endişeyle takip edildi. Hastane önünde toplanan hayranları, dua eden kalabalıklar, gazete ve televizyon haberleri... Müslüm Gürses'in dinleyicileriyle kurduğu bağ, bu zor günlerde bir kez daha görünür oldu.
Gürses, ameliyat sonrasında bir süre yoğun bakımda kaldı. Doktorlar mücadele etti, hayranlar umut etti; ama yıllar içinde biriken sağlık sorunları ve ameliyat sonrası gelişen komplikasyonlar, sanatçının bedenini giderek zorladı.
Bu süreç, 1978'deki kazadan beri ölüme defalarca yakın durmuş bir adamın son sınavıydı. Müslüm Gürses, hayatı boyunca olduğu gibi, son günlerinde de dinleyicilerinin sevgisiyle kuşatılmıştı.
Türkiye, kötü habere hazırlanırken, bir yandan da 'belki' diye umuda tutunuyordu.

3 Mart 2013 sabahı saat 10.30 sıralarında Müslüm Gürses, İstanbul'da, geçirdiği ameliyatın komplikasyonları ve kötüleşen sağlık durumu nedeniyle hayatını kaybetti. Türkiye, 'baba'sını yitirmişti.
Haber duyulduğunda ülke çapında derin bir yas başladı. Farklı kuşaklardan, farklı dünyalardan milyonlarca insan, Müslüm Gürses'in ardından gözyaşı döktü. Onun ölümü, bir sanatçının değil, bir kuşağın ortak hafızasının bir parçasının kaybı gibi yaşandı.
Sanatçı için Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda bir tören düzenlendi; ardından Teşvikiye Camii'nde kılınan cenaze namazıyla son yolculuğuna uğurlandı. Müslüm Gürses, İstanbul'daki Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.
Cenazesine katılan kalabalık, onun halkla kurduğu o eşsiz bağın son bir kez görünür olmasıydı. Yoksul mahallelerden gelenler, üniversiteli gençler, sanatçılar, yazarlar... Hepsi aynı veda için bir araya gelmişti.
Müslüm Gürses gitmişti; ama sesi, şarkıları ve 'Müslüm Baba' kimliği geride kalanlarla yaşamaya devam edecekti.

26 Ekim 2018'de, Müslüm Gürses'in hayatını anlatan biyografik film 'Müslüm' vizyona girdi. Ketche ve Can Ulkay'ın yönettiği filmde, başroldeki Müslüm Gürses karakterini Timuçin Esen canlandırdı; eşi Muhterem Nur'u ise Zerrin Tekindor oynadı.
Film, sanatçının Şanlıurfa'daki çocukluğundan İstanbul'daki şöhret yıllarına, yaşadığı trajedilerden Muhterem Nur'la kurduğu büyük aşka uzanan inişli çıkışlı hayatını perdeye taşıdı. Yapım, vizyona girer girmez büyük bir ilgi gördü ve gişe rekorları kıran filmlerden biri oldu.
'Müslüm' filmi, sanatçının hikâyesini yeni kuşaklara yeniden anlattı. Filmi izleyen gençler, Müslüm Gürses'in şarkılarını ve hayatını bir kez daha keşfetti. Filmin ardından 2019'da yayımlanan 'Müslüm Baba' albümünün ilk baskısı, satışa çıktıktan sekiz saat sonra tükendi.
Bugün Müslüm Gürses, Türk müziğinin en sevilen ve en çok dinlenen sanatçılarından biri olmayı sürdürüyor. Onun mirası; arabeskin acısını, isyanını ve teslimiyetini içtenlikle yorumlayan bir sesin, kuşaklar boyu yaşayabileceğinin kanıtıdır.
Kadıköy sokaklarına çizilen duvar resimlerinden Spotify çalma listelerine, sinema perdesinden gönüllerdeki yerine kadar; 'Müslüm Baba' hâlâ aramızda. 'Her hayat bir tarihtir' sözünün belki de en güçlü örneklerinden biri olarak, Halfeti'nin kerpiç evinden çıkıp bir efsaneye dönüşen Müslüm Gürses, hep hatırlanacak.
Bir hayat. Bir sergi.
HoldHistory ile üretilmiştir.