
“Konstantinopolis'i fethederek bir çağı kapatıp yenisini açan; aynı kılıçla hem fatih hem ilim ve sanat hâmisi olan hükümdar.”
1432'de Edirne'de doğdu; iki kez tahta çıktı, 1453'te yirmi bir yaşında İstanbul'u fethederek Doğu Roma İmparatorluğu'nu sona erdirdi. Mora'dan Trabzon'a, Karaman'dan Otranto'ya seferler düzenledi; Topkapı Sarayı'nı ve Sahn-ı Semân medreselerini kurdu, Kanunnâme'siyle devleti bir imparatorluğa dönüştürdü. Bir kılıç ile bir kitabın aynı elde buluştuğu bir hayat.

Mehmed, 30 Mart 1432 gecesi, Osmanlı Devleti'nin o dönemki başkenti Edirne'de dünyaya geldi. Babası, sınırları Balkanlar'da ve Anadolu'da durmadan genişleten Sultan II. Murad; annesi ise kaynaklarda Hümâ Hatun olarak anılan, kökeni üzerine farklı rivayetler bulunan bir cariyeydi. Doğduğu sırada babasının iki büyük oğlu daha hayattaydı; bu yüzden küçük şehzadenin bir gün tahta çıkacağı kesin değildi.
Edirne, on beşinci yüzyılın ortalarında yalnızca bir başkent değil, aynı zamanda bir kültür ve diplomasi merkeziydi. Tunca Nehri kıyısındaki saraylarda elçiler ağırlanır, sınır boylarından gelen haberler değerlendirilir, seferler planlanırdı. Mehmed, bu hareketli atmosferin içinde, savaşın ve devlet işlerinin gündelik konuşmaların parçası olduğu bir dünyada büyüdü.
Çocukluğunun ilk yılları sarayın haremine bağlı geçti. Osmanlı geleneğine göre şehzadeler küçük yaşta lalalarla birlikte sancaklara gönderilir, böylece yönetim deneyimi kazanırdı. Mehmed için de bu yol erkenden açıldı; daha çocukken kendisini yöneticilik sorumluluğunun beklediği belliydi.
Kaynaklar, küçük şehzadenin başlangıçta derslerine pek istekli olmadığını, hatta hocalarına karşı dik başlı davrandığını anlatır. Ancak doğuştan getirdiği keskin zekâ ve merak, ilerleyen yıllarda onu çağının en donanımlı hükümdarlarından biri yapacaktı. Edirne'de başlayan bu hikâye, yarım yüzyıl sonra bir imparatorluğun kaderini değiştirecekti.
1443 baharında, henüz on bir yaşındayken Mehmed, Edirne'den Manisa'ya sancakbeyi olarak gönderildi. Yanında, eğitiminden ve yönetim deneyiminden sorumlu iki lala vardı: Kassabzâde Mahmud ve Nişancı İbrahim. Manisa, Saruhan sancağının merkeziydi ve genç şehzade burada hem bir yöneticinin sorumluluklarını hem de bir sarayın işleyişini yakından öğrendi.
Aynı yıl, Mehmed'in hayatının seyrini kökten değiştiren bir olay yaşandı. Babasının en büyük oğlu, Amasya valisi Şehzade Alâeddin Ali Çelebi beklenmedik biçimde hayatını kaybetti. Bu ölümle birlikte Mehmed, Osmanlı tahtının tek vârisi konumuna yükseldi. Artık devletin geleceği, doğrudan bu küçük şehzadenin omuzlarına yüklenmişti.
Manisa yılları, Mehmed'in eğitiminin de yoğunlaştığı bir dönem oldu. Babası II. Murad, oğlunun yetişmesi için çağının önde gelen âlimlerini görevlendirdi. Genç şehzade bu dönemde dinî ilimlerin yanı sıra tarih, coğrafya ve dil derslerine de eğildi; ileride birçok dili konuşabilecek bir hükümdar olmanın temellerini burada attı.
Manisa, aynı zamanda Mehmed için bir devlet okuluydu. Sancak yönetiminde vergi düzeninden adalet işlerine, askerî hazırlıktan halkla ilişkilere kadar geniş bir alanı gözlemledi. Birkaç yıl sonra Edirne'ye, bu kez bambaşka bir görev için, bizzat hükümdar olarak çağrılacaktı.
1444 yılında, uzun ve yorucu seferlerden bitkin düşen Sultan II. Murad, beklenmedik bir karar aldı: tahtını henüz on iki yaşındaki oğlu Mehmed'e bıraktı. Böylece Mehmed, Osmanlı tarihinin en genç hükümdarlarından biri olarak ilk kez tahta çıktı. Murad ise saltanatı oğluna devredip Manisa'ya, dingin bir hayata çekildi.
Ancak bu devir teslim, Avrupa'da büyük bir fırsat olarak görüldü. Bir çocuğun yönettiği Osmanlı Devleti'ni zayıf sanan Haçlı güçleri, Macar Kralı ve Erdel voyvodası Jân Hunyadi öncülüğünde büyük bir ordu topladı. Tehlike o kadar büyüktü ki, küçük sultanın yanındaki devlet adamları çaresiz kaldı.
Veziriazam Çandarlı Halil Paşa'nın ısrarıyla, emekli sultan II. Murad orduya yeniden komuta etmek üzere çağrıldı. 10 Kasım 1444'te Varna'da yapılan büyük muharebede Osmanlı ordusu Haçlıları ağır bir yenilgiye uğrattı; Haçlı ordusunu yöneten Macar-Polonya kralı muharebe meydanında öldü. Bu zafer, genç Mehmed'in saltanatını fiilen kurtarmış oldu.
Varna'dan sonra da gerginlik sürdü. Yeniçeriler arasında huzursuzluk başladı, devlet erkânı tecrübeli bir hükümdara duyulan ihtiyacı dile getirdi. Sonunda 1446'da II. Murad, oğlunun rızasıyla yeniden tahta çıktı; Mehmed bir kez daha Manisa'ya, şehzadeliğine döndü. İlk saltanatı kısa sürmüştü, ama Mehmed'e iktidarın hem cazibesini hem de kırılganlığını öğretmişti.

Şubat 1451'de Sultan II. Murad, Edirne'de hayatını kaybetti. Babasının ölüm haberi Manisa'ya ulaştığında Mehmed, hiç vakit kaybetmeden başkente hareket etti. Rivayete göre, 'Beni seven ardımdan gelsin' diyerek atını Edirne'ye doğru sürdü. Bu kez tahta çıkışı geçici değildi; on dokuz yaşındaki Mehmed, artık devletin tek ve tartışmasız hükümdarıydı.
İkinci cülûsu, devlet kademelerinde dengeleri yeniden kurmasını gerektirdi. Babasının veziriazamı, deneyimli ve nüfuzlu Çandarlı Halil Paşa görevde kaldı; ancak genç sultan kendi adamlarını da yükseltmeye başladı. Zağanos Paşa ve Şehabeddin Paşa gibi, fetih siyasetini destekleyen devlet adamları onun çevresinde güçlendi.
Mehmed'in zihninde, çok daha önceden olgunlaşmış bir hedef vardı: Konstantinopolis. Anadolu ile Rumeli'yi bir kara parçası gibi ikiye bölen, ticaret yollarının kavşağındaki bu surlarla çevrili kent, genç hükümdar için hem stratejik bir zorunluluk hem de büyük bir tutkuydu.
Önce Anadolu'daki güvenliğini sağladı; Karamanoğulları üzerine yürüyerek doğu sınırını yatıştırdı, Bizans ile geçici bir antlaşma görüntüsü korudu. Ama bütün bu hamleler, asıl büyük hesabın hazırlığıydı. Mehmed, tahta oturduğu andan itibaren İstanbul'un fethini bir devlet politikası hâline getirmişti.

Konstantinopolis'i fethetmenin ilk şartı, kenti dış dünyadan, özellikle Karadeniz'den gelecek yardımdan koparmaktı. Bunun için Mehmed, 1452 yılında Boğaz'ın en dar yerinde, Anadolu yakasındaki Anadolu Hisarı'nın tam karşısına yeni bir kale yaptırmaya karar verdi. Bu kaleye 'Boğazkesen' adı verildi; bugün Rumeli Hisarı olarak bilinir.
İnşaat olağanüstü bir hızla yürütüldü. Padişah işin başına bizzat geçti; üç vezirini üç ana kuleden sorumlu tuttu. Binlerce usta ve işçi seferber edildi, taşlar ve kireç dört bir yandan getirildi. Kale, yalnızca birkaç ay içinde, 1452 yazının sonunda tamamlandı. Boğaz'ın bu noktası artık tamamen Osmanlı denetimindeydi.
Kalenin tamamlanmasıyla birlikte Boğaz'dan geçen gemiler, izin almak ve geçiş bedeli ödemek zorunda kaldı. Kısa süre sonra, durmasını reddeden bir Venedik gemisi Rumeli Hisarı'nın toplarıyla batırıldı; bu olay, Osmanlı'nın boğaz üzerindeki egemenliğinin ne kadar kesin olduğunu bütün dünyaya gösterdi.
Bizans imparatoru XI. Konstantinos için bu, açık bir tehdit anlamına geliyordu. Boğazkesen, Konstantinopolis'in artık çembere alındığının somut işaretiydi. Mehmed, fethin hazırlığını adım adım örerken, kentin etrafındaki düğümü her geçen ay biraz daha sıkıyordu.


6 Nisan 1453'te Osmanlı ordusu, Konstantinopolis'in karadan çevrili kara surlarının önünde mevzilendi ve elli üç gün sürecek büyük kuşatma resmen başladı. Mehmed'in ordusu, on binlerce askerden oluşuyordu; karşısında ise Cenevizli komutan Giovanni Giustiniani'nin yönettiği, sayıca çok daha küçük ama surlara güvenen bir savunma vardı.
Mehmed'in elindeki en büyük koz toplardı. Macar asıllı top dökümcüsü Urban'ın daha önce Bizans'a teklif ettiği, ancak imparatorun parasının yetmediği dev topu, padişah kat kat fazlasını ödeyerek kendi hizmetine almıştı. Bu toplardan en büyüğü dokuz metre uzunluğunda, yaklaşık bir metre çapında bir ağıza sahipti ve yüzlerce kilo ağırlığındaki gülleleri kilometrelerce öteye fırlatabiliyordu.
Topların gürültüsü günlerce surları dövdü. Theodosius surları, bin yıldır kentin gururuyla ayakta duran o görkemli savunma hattı, ilk kez bu kadar ağır bir baskı altındaydı. Yine de Bizanslılar, geceleri yıkılan yerleri onarmayı sürdürdü; kuşatma uzadıkça her iki taraf da yıprandı.
Mehmed yalnız bir komutan değil, aynı zamanda titiz bir planlamacıydı. Surların farklı noktalarına ayrı birlikler yerleştirdi, donanmasını Marmara'da konuşlandırdı, lağımcılarla surların altını oymaya çalıştı. Kuşatmanın daha ilk haftalarında belli olmuştu ki bu, sıradan bir akın değil, bir çağı kapatma iradesinin sınanmasıydı.

Kuşatmanın en büyük engellerinden biri Haliç'ti. Bizanslılar, Haliç'in girişine kalın bir zincir germişti; bu zincir, Osmanlı donanmasının iç limana girmesini ve surların en zayıf kesimine baskı yapmasını engelliyordu. Mehmed, bu engeli aşmak için askerî tarihin en cüretkâr fikirlerinden birini hayata geçirdi.
21-22 Nisan gecesi, padişahın emriyle gemiler karadan yürütüldü. Galata'nın ardındaki tepeler üzerinden bir güzergâh hazırlandı; kesilen ağaçlardan yağlanmış kızaklar döşendi. Yetmiş kadar hafif gemi, bir gece içinde Boğaz'dan alınıp karadan kaydırılarak Haliç'in iç sularına indirildi. Sabah olduğunda Bizanslılar, dün boş olan limanda Osmanlı gemilerini gördüklerinde inanamadılar.
Bu hamle, kuşatmanın psikolojik dengesini tamamen değiştirdi. Haliç'e bakan surlar artık savunmasız kalmıştı; Bizans, savunma gücünü daha geniş bir cepheye yaymak zorunda kaldı. Zaten sayıca yetersiz olan müdafiler, bu yeni tehdit karşısında iyice gerildi.
Gemilerin karadan yürütülmesi, yalnızca bir mühendislik başarısı değil, aynı zamanda Mehmed'in 'imkânsız' sayılanı yapma kararlılığının simgesi oldu. Bu olay, yüzyıllar boyunca anlatılacak, ressamların tuvallerine, tarihçilerin sayfalarına geçecek efsanevi bir an hâline geldi.

28 Mayıs'ı 29 Mayıs'a bağlayan gece, Osmanlı ordugâhında son hazırlıklar yapıldı. Mehmed, askerlerine moral verdi, kente ilk girene büyük ödüller vaat etti. Karşı tarafta ise Konstantinopolis, Ayasofya'da yapılan son ayinle, bin yıllık başkentinin kaderini bekliyordu.
Saldırı gecenin geç saatlerinde başladı. Mehmed, dalgalar hâlinde birlik gönderdi: önce yardımcı kuvvetler, sonra Anadolu askerleri ve nihayet seçkin yeniçeriler. Savunmanın belkemiği olan komutan Giustiniani'nin ağır yaralanıp surları terk etmesi, müdafilerin direncini kırdı. Bizans imparatoru XI. Konstantinos ise çatışmanın içinde, surların dibinde hayatını kaybetti; cesedi bir daha kesin olarak bulunamadı.
29 Mayıs sabahının ilk ışıklarıyla birlikte Osmanlı bayrakları surlara dikildi. Kent düşmüştü. Öğleye doğru Fatih Sultan Mehmet, ordusunun önünde, beyaz atının üzerinde Konstantinopolis'e resmî girişini yaptı. Doğruca Ayasofya'ya yöneldi; bin yıllık kentin en büyük mabedinin eşiğinde durdu.
Bu fetihle bin yılı aşkın süredir varlığını koruyan Doğu Roma İmparatorluğu tarih sahnesinden silindi. Yirmi bir yaşındaki Mehmed, bu andan itibaren 'Fatih' unvanıyla anıldı. Bir Ortaçağ'ın kapanıp Yeniçağ'ın açıldığı söylenen bu gün, dünya tarihinin dönüm noktalarından biri olarak kabul edildi; Osmanlı Beyliği de artık bir cihan imparatorluğuydu.

Fetihten sonra Mehmed'in ilk büyük kararlarından biri, Konstantinopolis'i yalnızca bir ganimet olarak değil, imparatorluğunun yeni başkenti olarak yeniden inşa etmekti. Yüzyıllarca kuşatmalar, depremler ve nüfus kaybıyla yıpranmış kent, harap bir hâldeydi. Fatih, onu yeniden bir cihan başkenti yapmaya girişti.
Ayasofya, fethin hemen ardından camiye çevrildi ve kentin sembolik merkezi hâline geldi. Mehmed, bin yıllık bu yapının ayakta kalmasını istedi; onu yıkmadı, aksine korudu ve onardı. Ayasofya, Bizans'ın mirasını alıp Osmanlı'nın kimliğine eklemenin bir simgesi oldu.
Fatih, boşalan kenti yeniden doldurmak için kapsamlı bir iskân politikası izledi. İmparatorluğun farklı bölgelerinden Müslüman, Rum, Ermeni ve Yahudi nüfusu İstanbul'a getirtti; Rum Patrikhanesi'ni yeniden örgütledi, Ermeni cemaatine ve Yahudilere kendi dinî kurumlarını korumalarına izin verdi. Böylece kent, çok dinli ve çok dilli bir yapıya kavuştu.
Kısa süre içinde İstanbul'da çarşılar, hanlar, hamamlar, çeşmeler ve cami külliyeleri yükselmeye başladı. Kapalıçarşı'nın ilk çekirdeği bu dönemde atıldı. Fatih, fethedilen kentin yıkıntıları üzerine, yüzyıllarca üç kıtaya hükmedecek bir imparatorluğun kalbini kurdu.
İstanbul'un fethinden sonra Fatih, önce kentin merkezinde, bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu alanda bir saray yaptırdı; bu yapı sonradan 'Eski Saray' olarak anılacaktı. Ancak padişah, devletin yönetim merkezini daha görkemli ve stratejik bir noktaya taşımak istedi.
1460 yılı dolaylarında, Marmara, Boğaz ve Haliç'in birleştiği burnun ucunda, eski Bizantion akropolünün üzerinde yeni bir saray inşaatı başladı. Bu yapı, sonradan 'Topkapı Sarayı' olarak tanınacaktı. İnşaat uzun yıllara yayıldı ve sarayın ana bölümleri 1478'e doğru tamamlandı.
Topkapı Sarayı, Avrupa'nın taş yığını şatolarından farklı bir anlayışla tasarlandı. Avlular, köşkler ve bahçelerden oluşan, doğayla iç içe geçmiş, alçakgönüllü görünümlü ama son derece işlevsel bir yapılar topluluğuydu. Birbirini izleyen avlular, dış dünyadan iktidarın çekirdeğine doğru kademeli bir geçiş sunuyordu.
Saray, hem padişahın ikametgâhı hem devletin idari merkezi hem de bir eğitim kurumu olarak tasarlandı. Enderun mektebi burada yetenekli gençleri devlet adamı olarak yetiştirdi. Topkapı Sarayı, Fatih'in açtığı bu yoldan ilerleyerek, on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar yaklaşık dört yüz yıl boyunca Osmanlı padişahlarının asıl yönetim merkezi olarak kaldı.
Konstantinopolis düşmüş olsa da, Bizans hanedanının kollarına ait topraklar hâlâ varlığını sürdürüyordu. Bunların en önemlisi, Yunanistan'ın güneyindeki Mora (Peloponnesos) Despotluğu'ydu. Burayı, ölen son imparator XI. Konstantinos'un kardeşleri Demetrios ve Thomas Palaiologos yönetiyordu; ancak iki kardeş sürekli çekişme içindeydi.
1458'de başlayan baskıların ardından Fatih, 1460 yılında Mora üzerine büyük bir sefer düzenledi. Osmanlı ordusu yarımadayı baştan başa geçti; Mistra başta olmak üzere despotluğun kaleleri ve kentleri birbiri ardına teslim oldu ya da zapt edildi. Despot Demetrios, padişaha boyun eğdi; kardeşi Thomas ise İtalya'ya kaçtı.
Mora'nın alınmasıyla birlikte Bizans İmparatorluğu'nun son kıta toprakları da Osmanlı yönetimine geçti. Palaiologos hanedanının asırlarca süren hükümranlığı fiilen sona erdi. Mistra gibi, Bizans kültürünün geç dönem parlaklığını yansıtan kentler artık yeni bir devletin parçasıydı.
Bu sefer, yalnızca toprak kazancı değildi; aynı zamanda Fatih'in 'Bizans mirasının tek vârisi' iddiasını pekiştiren bir adımdı. Doğu Roma'nın bütün izleri tek tek silinirken, Osmanlı padişahı kendisini bu kadim mirasın doğal devamı olarak konumlandırıyordu.
Konstantinopolis'in fethinden sonra bile, Karadeniz'in doğu kıyısında bir Bizans devleti varlığını koruyordu: Trabzon Rum İmparatorluğu. Komnenos hanedanının yönettiği bu küçük ama köklü devlet, çevresindeki güçlerle yaptığı evlilikler ve ittifaklarla ayakta kalmaya çalışıyordu.
Fatih, 1461 yılında bu son Bizans kalıntısını ortadan kaldırmak için hem karadan hem denizden büyük bir sefer düzenledi. Ordu zorlu Anadolu coğrafyasını aşarken, donanma Karadeniz üzerinden Trabzon'a yöneldi. Aynı sefer sırasında padişah, bölgedeki güçlü Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın diplomatik girişimlerini de etkisiz hâle getirdi.
Kuşatma altındaki Trabzon, uzun süre direnemedi. Trabzon imparatoru David Komnenos, kentini ve hanedanını korumak için teslim olmayı kabul etti. Böylece 1461 yazının sonunda, Komnenos hanedanının iki yüzyıldan uzun süren hükümranlığı sona erdi ve Trabzon Osmanlı topraklarına katıldı.
Trabzon'un fethiyle birlikte Bizans adını taşıyan son devlet de tarihten silindi. Karadeniz, giderek bir Osmanlı iç denizine dönüşüyordu. Fatih, batıda olduğu gibi doğuda da, parçalanmış Bizans dünyasının bütün kalıntılarını kendi imparatorluğunun çatısı altında toplamıştı.
Anadolu'da Osmanlı'nın önündeki en eski ve en inatçı rakip, Konya merkezli Karamanoğulları Beyliği'ydi. Selçuklu mirasının vârisi olduklarını ileri süren Karamanoğulları, yüzyıllar boyunca Osmanlı'ya karşı kâh açıktan kâh el altından mücadele etmiş, sık sık Osmanlı'nın batıdaki seferlerini fırsat bilerek doğu sınırını rahatsız etmişti.
Fatih, 1468 yılında bu beyliği kesin olarak ortadan kaldırmaya karar verdi. Osmanlı ordusu Konya ve Karaman bölgesine girdi; beyliğin başkenti ve önemli kentleri Osmanlı denetimine alındı. Karamanoğulları'nın direnişi tamamen kırılamasa da, beyliğin bağımsız bir güç olma niteliği bu seferle sona erdi.
Direnişi sürdüren Karaman beyleri, doğudaki Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'a sığındı. Bu durum, Osmanlı ile Akkoyunlu arasındaki gerginliği tırmandırdı ve birkaç yıl sonra büyük bir hesaplaşmaya zemin hazırladı. Yine de Karaman toprakları artık fiilen Osmanlı yönetimindeydi.
Karaman'ın ilhakıyla birlikte Fatih, Anadolu'daki Türk siyasi birliğini büyük ölçüde sağlamış oldu. Yüzyıllardır beylikler arasında bölünmüş olan Anadolu, giderek tek bir devletin çatısı altında toplanıyordu. Bu birlik, imparatorluğun doğu sınırını güçlendirdi ve Fatih'e batıda ve denizlerde daha rahat hareket etme imkânı verdi.

Fatih Sultan Mehmet yalnızca bir fatih değildi; aynı zamanda imparatorluğunu bir bilim ve kültür merkezine dönüştürmek isteyen bir hükümdardı. Bu vizyonun en görkemli ifadesi, İstanbul'da inşa ettirdiği büyük külliyeydi. Eski Havariyyun Kilisesi'nin bulunduğu tepede yükselen Fatih Camii ve çevresindeki yapılar, 1470 yılında tamamlandı.
Külliyenin kalbinde, Osmanlı eğitim tarihinin dönüm noktası sayılan Sahn-ı Semân medreseleri yer alıyordu. Sekiz büyük ve sekiz küçük medreseden oluşan bu kurum, dönemin en yüksek eğitim kademesiydi. Burada dinî ilimlerin yanı sıra matematik, astronomi, tıp ve felsefe okutuluyordu; medrese, asırlarca Osmanlı'nın en prestijli yüksek okulu olarak kaldı.
Fatih, bu kurumları doldurmak için çağının en parlak âlimlerini başkentine çağırdı. Semerkant'tan gelen büyük matematikçi ve astronom Ali Kuşçu, medreselerin başına getirildi. Padişah, Akşemseddin, Molla Hüsrev, Molla Gürânî ve Hocazâde gibi âlimlerle yakın ilişki içindeydi; ilmî tartışmalara bizzat katılır, hatta âlimler arasında düzenlettiği münazaraları izlerdi.
Cami, medreseler, kütüphane, hastane, imaret, hamam ve hanlardan oluşan Fatih Külliyesi, bir kentin çekirdeğini oluşturdu. Fatih'in bu eseri, kılıçla açtığı toprakları kitapla, ilimle ve şehircilikle yeniden inşa etme iradesinin somut bir kanıtıydı.
1470'lerin başında Osmanlı'nın doğusunda büyük bir tehdit belirdi: Akkoyunlu Devleti'nin güçlü hükümdarı Uzun Hasan. Tebriz merkezli Akkoyunlular, İran'dan Doğu Anadolu'ya uzanan geniş bir coğrafyaya hükmediyordu. Uzun Hasan, Karamanoğulları'nı destekliyor, Venedik ile ittifak kuruyor ve Fatih'in Anadolu'daki hâkimiyetine açıkça meydan okuyordu.
İki büyük Türk-İslam devletinin hükümdarları, 11 Ağustos 1473'te Doğu Anadolu'da, Otlukbeli mevkiinde karşı karşıya geldi. Fatih'in ordusu, ateşli silahlar bakımından üstündü; topların ve tüfekli yeniçerilerin etkili kullanımı, muharebenin seyrini belirledi. Akkoyunlu ordusu ağır bir yenilgiye uğradı.
Otlukbeli Zaferi, Osmanlı'nın doğu sınırını uzun yıllar için güvence altına aldı. Uzun Hasan'ın batıya doğru genişleme hayalleri kırıldı; Akkoyunlu Devleti bu yenilgiden sonra eski gücünü hiçbir zaman tam olarak toparlayamadı.
Bu zafer, aynı zamanda Avrupa'da Osmanlı'ya karşı kurulmaya çalışılan ittifak ağına da büyük bir darbe vurdu. Venedik'in doğudaki en güçlü müttefiki etkisizleşmişti. Fatih, böylece hem Anadolu'daki birliğini sağlamlaştırdı hem de batıdaki seferlerine daha geniş bir hareket alanı kazandı.


Uzun yıllar süren savaşların ardından, 1479'da Osmanlı Devleti ile Venedik Cumhuriyeti arasında bir barış antlaşması imzalandı. Bu barışın hemen ardından Fatih, alışılmadık bir istekte bulundu: sarayında bir İtalyan ressamın bulunmasını ve kendi portresinin yapılmasını istedi. Venedik, bu diplomatik jesti memnuniyetle karşıladı.
Venedik Senatosu, dönemin önde gelen ressamlarından Gentile Bellini'yi İstanbul'a gönderdi. Bellini, 1479'un sonundan itibaren yaklaşık iki yıl Osmanlı sarayında kaldı. Bu süre içinde padişahın ünlü yağlıboya portresini yaptı; tablonun bir köşesine 'Victor Orbis' yani 'Cihanın Fatihi' ifadesi işlendi.
Fatih'in bu ilgisi tesadüf değildi. Latince ve Yunanca bilen, Roma ve İskender tarihini okuyan, Batı kültürüne meraklı bir hükümdardı. Sarayında İtalyan hümanistleri ağırladı, haritalar ve klasik metinler topladı, Doğu ile Batı'nın birikimini aynı çatı altında buluşturmak istedi.
Bellini'nin İstanbul'da geçirdiği yıllar, Osmanlı ile Rönesans İtalya'sı arasında kurulan kültürel köprünün en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Aynı dönemde Osmanlı saray nakkaşı Sinan Bey de padişahın portresini yaptı; böylece Fatih, hem Batı hem Doğu resim geleneğinde ölümsüzleşen bir hükümdar oldu.
Fatih'in son büyük hedeflerinden biri, Osmanlı gücünü İtalya yarımadasına taşımaktı. Roma'yı, 'Kızılelma' diye anılan o eski imparatorluk başkentini fethetme düşüncesi, padişahın zihninde uzun süredir yer ediyordu. Bu büyük hesabın ilk adımı, İtalya'nın güneydoğu ucunda atıldı.
1480 yazında, deneyimli komutan Gedik Ahmed Paşa yönetimindeki Osmanlı donanması, Arnavutluk kıyılarından İtalya'ya doğru yelken açtı. 28 Temmuz 1480'de, Apulia bölgesindeki liman kenti Otranto kuşatıldı; kısa süren bir direnişin ardından kent Osmanlı eline geçti. Osmanlı bayrağı ilk kez İtalya toprağında dalgalanıyordu.
Otranto'nun düşmesi bütün İtalya'da büyük bir paniğe yol açtı. Roma'da Papa, kenti terk etmeyi bile düşündü; Hıristiyan dünyası, Osmanlı'nın İtalya'da bir köprübaşı kurmasından dehşete kapıldı. Aynı dönemde başka bir Osmanlı kuvveti de Rodos'u kuşatmış, ancak Saint-Jean Şövalyeleri'nin direnişiyle bu adayı alamamıştı.
Otranto'da Osmanlı varlığı uzun ömürlü olmadı. 1481 yılında Fatih'in ölümüyle birlikte, Osmanlı kuvvetleri kenti boşalttı; İtalya seferi yarım kaldı. Yine de Otranto, Fatih'in ufkunun ne kadar geniş olduğunu, onun yalnızca Doğu'nun değil, Batı'nın da kapılarını zorlayan bir hükümdar olduğunu gösteren çarpıcı bir örnek olarak tarihe geçti.

1481 baharında Fatih Sultan Mehmet, yine büyük bir sefer hazırlığı içindeydi. Ordusunu İstanbul'un Anadolu yakasında, Üsküdar üzerinden topladı ve Gebze yönüne hareket etti. Seferin asıl hedefi gizli tutulmuştu; kimi kaynaklar Memlûk Devleti'nin, kimileri ise yarım kalan İtalya seferinin amaçlandığını söyler.
Ancak padişah, yıllardır gut hastalığından ve ayaklarındaki ağrılardan muzdaripti. Yola çıktıktan kısa süre sonra rahatsızlığı ağırlaştı. 3 Mayıs 1481'de, Gebze yakınlarındaki Hünkârçayırı denilen mevkide, henüz kırk dokuz yaşındayken hayatını kaybetti. Ölümünün ardında, zehirlendiğine dair rivayetler de dolaştı; ancak bu iddialar kesin olarak kanıtlanamadı.
Padişahın ölümü bir süre ordudan ve halktan gizlendi; çünkü iki şehzade, Bayezid ve Cem arasında taht kavgası çıkması bekleniyordu. Nitekim Fatih'in naaşı İstanbul'a getirildikten sonra, oğulları arasında uzun ve sancılı bir mücadele yaşandı; sonunda II. Bayezid tahta çıktı.
Fatih Sultan Mehmet, kendi kurduğu Fatih Camii'nin yanındaki türbeye defnedildi. Geride, bir beylikten cihan imparatorluğuna dönüştürdüğü bir devlet, üç kıtaya yayılan topraklar, yeni bir başkent, medreseler ve bir kanunnâme bıraktı. Kılıcı kadar kitabıyla da anılan bu hükümdar, açtığı çağın adını taşımayı sürdürdü.
Bir hayat. Bir sergi.
HoldHistory ile üretilmiştir.