
“Argosuyla, muziplikleriyle ve sivri diliyle Türk şiirini hem güldüren hem sarsan; Shakespeare'i Türkçe söyleten, devleti karşısına alıp Datça'ya çekilen muhalif şair.”
Can Yücel'in hayatı, kibar bir kültür sarayında doğup ömrünü o sarayın camlarını taşa tutarak geçiren bir şairin hikâyesidir. Maarif Vekili Hasan Âli Yücel'in oğlu olarak İstanbul'da dünyaya geldi; Ankara'da ve Cambridge'de Latince-Yunanca, yani klasik filoloji okudu. Elçiliklerde çevirmenlik yaptı, Londra'da BBC'nin Türkçe servisinde mikrofona konuştu, Kore'de askerlik etti, Bodrum ile Marmaris'te turist rehberliğine soyundu. Ama asıl işi şiirdi: argoyu, küfrü, sokağın diline yapışmış gündelik konuşmayı şiirin en kibar salonuna soktu; Shakespeare'i, Lorca'yı, Brecht'i kendi sesiyle yeniden yazdı. 12 Mart 1971'in baskı günlerinde Che Guevara ve Mao çevirileri yüzünden 15 yıla mahkûm edildi, 1974 affıyla çıktı ve cezaevinde yazdıklarını 'Bir Siyasinin Şiirleri' adıyla yayımladı. Ömrünün son on yılını Datça'da, Ege'nin badem kokulu sessizliğinde geçirdi. 12 Ağustos 1999'da öldü; çok sevdiği günebakanlarla Datça'ya uğurlandı. Bugün dizeleri en çok gençlerin dilinde, sosyal medyanın en çok paylaşılan şiirleri arasında yaşıyor.
Can Yücel, 21 Ağustos 1926'da İstanbul'da dünyaya geldi. Genç Cumhuriyet henüz üç yaşındaydı; ülke, harf devriminin, okul seferberliğinin ve bir aydınlanma hamlesinin eşiğindeydi. Can'ın doğduğu ev, işte tam bu hamlenin kalbinde duruyordu.
Babası Hasan Âli Yücel, Türk eğitim tarihinin en büyük isimlerinden biriydi. İleride yedi yıl boyunca Maarif Vekili — Millî Eğitim Bakanı — olarak görev yapacak, Köy Enstitüleri'nin kuruluşuna öncülük edecek, dünya klasiklerinin Türkçeye topluca çevrilmesini sağlayan o efsanevi Tercüme Bürosu'nu hayata geçirecekti. Yani küçük Can, çevirinin, kitabın ve klasiklerin bir devlet meselesi olduğu bir evde büyüdü.
Ev, kitaplarla, müzikle ve sürekli konuşan, tartışan misafirlerle doluydu. Hasan Âli Yücel'in dostları arasında dönemin yazarları, şairleri, eğitimcileri vardı. Çocuk Can, daha okuma yazmayı söker sökmez kendini Homeros'un, Shakespeare'in, dünya edebiyatının dev isimlerinin gölgesinde buldu. Babasının kütüphanesi, onun ilk vatanıydı.
Ama bu kibar, kültürlü, ağırbaşlı sarayın içinde, daha o yaşlardan tuhaf bir çocuk yetişiyordu: yaramaz, dilli, her şeyle dalga geçen, otoriteye burun kıvıran bir çocuk. Sonradan bütün Türkiye'nin tanıyacağı o muzip, sivri dilli, kuralları sevmeyen Can Yücel'in tohumları, işte bu çelişkide — bir kültür devletinin tam ortasında büyüyen asi bir çocukta — atılmıştı.
Babasının adı ona hem bir miras hem bir yük oldu. Ömrü boyunca 'Hasan Âli Yücel'in oğlu' olarak anılmaktan rahatsızlık duydu; kendi sesini, kendi adını kurmak için adeta babasının devasa gölgesiyle güreşti. Şiirindeki o inatçı bağımsızlık, o hiçbir kalıba sığmama hâli, bir bakıma bu güreşin de ürünüydü.
Babası Hasan Âli Yücel'in görevleri aileyi Ankara'ya taşıdı. Genç Cumhuriyet'in başkenti, bozkırın ortasında inşa edilen, her şeyi yeni bir ülkenin sahnesiydi; Can'ın gençliği bu inşa hâlindeki şehirde geçti.
Ankara Atatürk Lisesi'nde okudu. Lise sıraları, ona ömür boyu sürecek dostluklar kazandırdı; bunların en çarpıcısı, ileride dünyaca ünlü bir beyin cerrahı olacak Gazi Yaşargil ile kurduğu arkadaşlıktı. Bir tarafta şiirin, öbür tarafta bilimin yolunu tutacak iki gencin daha o yıllarda yan yana oturması, dönemin Ankara'sının nasıl bir kuşak yetiştirdiğinin küçük bir resmidir.
Babasının 1938'de Maarif Vekili olmasıyla birlikte aile, Türkiye'nin eğitim ve kültür hayatının tam merkezine yerleşti. Köy Enstitüleri'nin, halkevlerinin, çeviri seferberliğinin konuşulduğu bir evde Can, ülkenin geleceğine dair büyük tartışmaların içinde büyüdü. Klasiklerin Türkçeye kazandırılması projesi, sofra sohbetlerinin doğal konusuydu.
Ama Can, bir bakanın oğlu olmanın ağırlığını ve görünürlüğünü hiç sevmedi. Resmî törenler, protokol, ciddi yüzler onu sıkıyordu; o, espriyi, taklidi, kelime oyununu, otoriteyle alay etmeyi seviyordu. Daha lise çağında, etrafındakileri güldüren, lafı hiç sakınmayan, en ciddi anı bir nükteyle deviren bir genç olarak tanınıyordu.
Klasik kültürle bu erken ve derin tanışıklık, ileride onun en güçlü silahı olacaktı. Latince ve Yunanca'ya, Batı edebiyatının köklerine duyduğu merak bu yıllarda filizlendi. Ankara, ona hem bir disiplin hem de o disipline karşı duyduğu sağlıklı bir isyanı miras bıraktı.

Lise bittiğinde Can Yücel, çoğu gencin seçmeyeceği bir yola saptı: klasik filoloji. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde Latince ve Eski Yunanca okumaya başladı. Bu, Avrupa edebiyatının iki bin yıllık köklerine inmek demekti.
Klasik filoloji, sıradan bir yabancı dil eğitimi değildi. Homeros'u kendi dilinden okumak, Vergilius'u, Sophokles'i, Latin ve Yunan şairlerini asıllarından tanımak; bir metnin nasıl kurulduğunu, kelimelerin nasıl tartıldığını öğrenmekti. Bu eğitim, Can'a ileride bir çevirmen olarak eşsiz bir donanım sağlayacaktı.
Eğitimini Cambridge Üniversitesi'nde sürdürdü. Dünyanın en köklü üniversitelerinden birinde, klasik metinlerin incelendiği o ağır, ciddi akademik gelenekle yüz yüze geldi. Cambridge'in soğuk taş binaları, kütüphaneleri, asırlık ritüelleri; bir yandan onu besledi, bir yandan da o doğuştan asi mizacını daha da kıvılcımlandırdı.
Dikkat çekici olan şuydu: Can Yücel, klasiklerin en yüksek, en 'ciddi' biçimini öğreniyordu — ama ileride bütün o ağırbaşlı kültürü alıp İstanbul'un, Anadolu'nun sokak diline, argoya, küfre, gündelik konuşmaya karıştıracaktı. Tam da klasikleri böylesine derinden bildiği için, onları rahatça eğip bükebildi. Bir metni bozmak için önce onu çok iyi tanımak gerekir; Can bunu tanıyordu.
İşte çevirmenliğinin ve şiirinin temeli bu yıllarda atıldı: bir yanda iki bin yıllık klasik gelenek, öbür yanda o geleneğe karşı duyulan muzip, oyuncu, hiç ezilmeyen bir özgüven. Cambridge'den döndüğünde Can Yücel, hem çok bilgili hem çok haşarı bir genç adamdı.
1950'de Can Yücel ilk şiir kitabını yayımladı: 'Yazma'. Adı bile çift anlamlıydı — hem başörtüsü anlamında bir 'yazma', hem de 'yazma' fiilinin kendisi; bir emir, bir uyarı, belki bir şaka. Daha ilk kitabın adından, kelimelerle oynamayı ne kadar sevdiği belliydi.
'Yazma', henüz olgunlaşmamış, kendi sesini arayan genç bir şairin kitabıydı. İçinde dönemin şiir anlayışının izleri vardı; Can, ileride ulaşacağı o pervasız, argolu, sivri dile henüz tam varmamıştı. Ama tohumlar oradaydı: gündelik hayata yakınlık, mizaha eğilim, kalıplara karşı huzursuzluk.
O yıllarda Türk şiiri büyük bir dönüşümün içindeydi. Orhan Veli ve arkadaşlarının başlattığı Garip akımı, şiiri süslerden, ağdalı dilden, şairaneliğin yapmacığından arındırmıştı; sokağın insanını, sıradan hayatı şiire sokmuştu. Genç Can Yücel, bu yeni rüzgârı soluyan bir kuşağın içindeydi.
Ama Can, Garip'in sade dilini alıp çok daha ileri götürecekti. Onlar şiiri sadeleştirmişti; Can ise şiire argoyu, küfrü, en kaba ve en canlı sokak diliyle birlikte muzipliği, cinselliği, siyasi öfkeyi de katacaktı. 'Yazma', bu uzun yolculuğun ilk adımıydı.
Kitap büyük yankı uyandırmadı; Can Yücel henüz tanınan bir isim değildi. Önündeki yıllarda çevirmenlik yapacak, yurtdışında yaşayacak, hayatın türlü hâlini görecek ve ancak olgunlaştığında — kırklı yaşlarında — kendi gerçek sesini bulacaktı. Şiir, onun için sabırla beklenmesi gereken bir mahsuldü.
Eğitiminin ardından Can Yücel, geçimini çeviriyle ve dil bilgisiyle kazandı. Çeşitli ülkelerin elçiliklerinde çevirmen olarak çalıştı; diller arasında köprü kurmak, mesleğinin gündelik işiydi. Ama asıl unutulmaz dönem Londra'da geçti.
Londra'da, BBC'nin Türkçe yayın servisinde spiker olarak çalıştı; bu görev yaklaşık beş yıl sürdü. Soğuk Savaş'ın ortasında, dünyanın bir ucundan Türkiye'ye uzanan radyo dalgalarının ardındaki sesti o. Haberleri, programları Türkçe söyleyen, telaffuzu, tonu, nefesiyle binlerce dinleyiciye ulaşan bir adamdı.
BBC yılları, Can Yücel'in İngilizceyle ve İngiliz kültürüyle ilişkisini iyice derinleştirdi. Shakespeare'in dilini, İngiliz şiirinin inceliklerini, gündelik İngilizcenin esnekliğini yakından tanıdı. Bu birikim, ileride Türk edebiyatına armağan edeceği o olağanüstü çevirilerin görünmeyen atölyesiydi.
Londra ayrıca ona bir mesafe kazandırdı. Türkiye'ye, kendi ülkesine uzaktan bakmayı; bir yabancı şehirde, sürekli iki dil arasında yaşamayı öğrendi. Bir çevirmen, hem içerideki hem dışarıdaki insandır; Can Yücel bu ikircikli konumu yıllarca yaşadı ve bundan beslendi.
Kendine özgü mizahı ve sivri dili, bu kozmopolit ortamda da yanından eksilmedi. Onu tanıyanlar, en resmî BBC koridorlarında bile bir şakayla, bir taklitle, beklenmedik bir nükteyle ortamı yumuşatan bu Türk spikerini hatırlardı. Londra, ona hem ekmek hem dünya verdi; ama o, gözünü hep memlekete dikmişti.
1956'da Can Yücel, hayatının kadını Güler Yücel ile evlendi. Bu evlilik, onun fırtınalı, gezgin, sürekli yer değiştiren hayatının en sağlam dayanağı oldu. Güler Hanım, şairin ömrünün sonuna kadar yanında kaldı; cezaevi yıllarında, Datça'nın yalnızlığında, hep oradaydı.
Çiftin üç çocuğu oldu: kızları Güzel ve Su, oğulları Hasan. Çocuklarının adları bile Can Yücel'in dünyasını ele veriyordu — 'Güzel' sıfatın kendisiydi, 'Su' en yalın doğa imgesiydi; oğluna ise babasının adını, Hasan'ı verdi. Aile, onun şiirinin değişmez konularından biri oldu.
Can Yücel'in en çok bilinen, en yürek burkan şiirlerinden biri oğlu için yazdığı 'Küçük Kızım Su'ya' ve özellikle de oğluna dair satırlardır. 'Ölüm ve Oğlum' adlı kitabı, bir babanın evlat sevgisini, kaygısını ve acısını en çıplak hâliyle taşır. Argonun, küfrün, muzipliğin şairi, sıra çocuklarına gelince dünyanın en kırılgan, en şefkatli sesine dönüşürdü.
Güler Yücel ile kurdukları hayat, alışılmış bir aile düzeninden çok bir yoldaşlıktı. Can Yücel parasız kaldı, hapse girdi, şehir şehir dolaştı, en sonunda Ege'nin ucuna çekildi; Güler Hanım bütün bu yolculukların ortağı oldu. Şair, dağınık ve savruk hayatını ancak bu sağlam sevgiyle ayakta tutabildi.
Evlilik aynı zamanda Can Yücel'i yurda bağlayan iplerden biriydi. Londra'daki yılların ardından Türkiye'ye dönme kararında, kurulan bu yuvanın da payı vardı. Bir şairin en lirik dizeleri kadar, en sıradan günleri de bu sevginin gölgesinde yazıldı.
1957'de Can Yücel, çevirmenlik tarihinin en sevilen kitaplarından birini yayımladı: 'Her Boydan — Dünya Şiirinden Seçmeler'. Adı, başlı başına bir şiirdi. 'Her boydan' demek, her ülkeden, her çağdan, her ölçüden insan demekti; bir şiir antolojisinin böylesine sıcak, böylesine halk diline yakın bir adı pek görülmemişti.
'Her Boydan', dünya şiirinden seçilmiş örnekleri Türkçeye kazandırıyordu. Ama Can Yücel'in çevirileri, sözcüğü sözcüğüne sadık, kuru aktarımlar değildi. O, bir şiiri çevirirken onu adeta yeniden yazıyor, Türkçenin içinde yeniden doğurtuyordu. Çevirdiği şair sanki Türkçe düşünmüş, Türkçe söylemiş gibi olurdu.
Bu yüzden Can Yücel'in çevirileri için 'çeviri' demek bile bazen yetersiz kalır. O kendisi, bir şiiri Türkçeye aktarmaktan çok 'Türkçe söylemek'ten söz ederdi. Çevirmen, metnin hizmetkârı değil, ona can veren ikinci bir şairdir — Can Yücel bu anlayışı en uç noktasına taşıdı ve Türkçede bir çeviri ekolü kurdu.
Babası Hasan Âli Yücel'in büyük çeviri seferberliğini düşünürsek, bir tuhaf süreklilik de göze çarpar: baba, devlet eliyle dünya klasiklerini Türkçeye kazandırmıştı; oğul ise kendi pervasız, oyuncu, yaratıcı sesiyle dünya şiirini Türkçe söyletti. İkisi de aynı inancı paylaşıyordu — bir ulus, dünyanın bütün hazinelerini kendi dilinde okumayı hak eder.
'Her Boydan', yıllar boyunca yeni baskılar yaptı, kuşaklar boyu okundu. Pek çok genç, dünya şiiriyle ilk kez Can Yücel'in Türkçesinden tanıştı. Bir çevirmenin yapabileceği en büyük iş budur belki: çevirisi, asıl metin kadar sevilir hâle gelmek.
1958'de Can Yücel, uzun yurtdışı yıllarının ardından Türkiye'ye döndü. Ama döndüğünde onu hazır bir kürsü, rahat bir memuriyet beklemiyordu. Hayatını kazanmak için elinden gelen her işi yaptı; bu da onun şiirine sokağın, denizin, gündelik emeğin kokusunu kazandırdı.
Bir süre Bodrum ve Marmaris'te turist rehberliği yaptı. O yıllarda Bodrum henüz bugünkü kalabalık değildi; Halikarnas Balıkçısı'nın, balıkçıların, süngercilerin, mavi yolculuğun sakin kıyısıydı. Can Yücel, Ege'nin antik kentlerini, harabelerini, koylarını gezdirdi; klasik filoloji eğitimi sayesinde her taşın hikâyesini biliyordu.
Bu rehberlik yılları, Can Yücel ile Ege arasındaki o ömürlük aşkın başlangıcıydı. Datça'ya, badem ağaçlarına, kekik kokusuna, denizin sonsuz mavisine duyduğu bağ bu dönemde kök saldı. Yıllar sonra ömrünün son perdesini neden Datça'da kapatmayı seçtiğinin cevabı, kısmen bu Bodrum günlerinde gizlidir.
İstanbul'a yerleştiğinde ise serbest çevirmen olarak çalışmaya başladı. Artık bir kuruma, bir maaşa bağlı değildi; kendi başına, savruk ama özgür bir hayatı tercih etti. Çeviri masası, onun hem ekmek teknesi hem de en büyük sanat atölyesi oldu.
Dönüşünden sonra şiir yazmaya da yeniden ağırlık verdi. Kırklı yaşlarına yaklaşırken, gençlikteki o belirsiz ses yavaş yavaş netleşiyordu. Hayatın türlü hâlini görmüş, birkaç dil, birkaç şehir, birkaç meslek değiştirmiş bu adamın söyleyecek çok şeyi birikmişti.
1960'ların ortasına gelindiğinde Can Yücel artık kendi sesini tam anlamıyla bulmuştu. Kırklı yaşlarındaydı; gençliğin arayışları geride kalmış, ortaya Türk şiirinde benzeri olmayan bir dil çıkmıştı. Bu dil, argonun, küfrün, sokağın, muzipliğin diliydi.
Can Yücel, şiire o güne dek pek girmemiş bir kelime dağarcığını cesaretle soktu. En kaba sayılan sözcükler, en gündelik küfürler, meyhane muhabbetinin dili, onun elinde şiirsel bir malzemeye dönüştü. Ama bu, ucuz bir şok yaratma çabası değildi; Can Yücel, bu sözcüklerin içindeki canlılığı, samimiyeti, halkın gerçek nefesini duyuyordu.
İşin sırrı şuydu: Can Yücel argoyu kullanırken bir yandan da derin bir lirizmi, klasik bir kültürü ve keskin bir zekâyı işletiyordu. En kaba kelimenin hemen yanında en ince bir duygu, en muzip şakanın ardında çok ciddi bir siyasi öfke dururdu. Bu zıtlıkların ustası oldu — güldürürken düşündüren, küfrederken ağlatan bir şair.
Sivri dili yalnızca sözcük seçiminde değil, tavrındaydı. Devleti, iktidarı, kibarlığı, ikiyüzlülüğü, kof ciddiyeti hiç esirgemeden iğneledi. Kimseden korkmadı, kimseye yaranmadı. Şiiri bir muhalefet biçimiydi; her dizesinde otoriteye karşı bir kahkaha, bir omuz silkme vardı.
1965'ten sonra siyasal konular şiirinde iyice öne çıktı. Artık yalnızca aşkın, doğanın, çocuklarının değil; baskının, adaletsizliğin, ezilenlerin de şairiydi. Bu dönemde aldığı tavır, birkaç yıl sonra onu doğrudan cezaevinin kapısına götürecekti. Ama Can Yücel, sözünü yumuşatmayı asla düşünmedi.
12 Mart 1971, Türkiye'de bir askerî muhtıranın tarihidir. Ordu, hükümete bir muhtıra verdi; ardından sıkıyönetim ilan edildi, aydınlar, yazarlar, gazeteciler, öğrenciler için ağır bir baskı dönemi başladı. Can Yücel, bu fırtınanın hedeflerinden biri oldu.
Gerekçe, onun çevirileriydi. Can Yücel, Che Guevara ve Mao Zedong gibi devrimci isimlerin metinlerini Türkçeye çevirmişti. Sıkıyönetim mahkemesi, bu çevirileri suç saydı ve şairi tam 15 yıl hapis cezasına çarptırdı. Bir adam, başkalarının sözlerini kendi diline aktardığı için, on beş yıllığına özgürlüğünden ediliyordu.
Bu, çevirmenliğin ne kadar tehlikeli bir iş olabileceğinin acı bir kanıtıydı. Babası Hasan Âli Yücel, devlet eliyle dünya klasiklerini Türkçeleştirmişti; oğul ise dünyanın başka metinlerini Türkçeleştirdiği için aynı devletin cezaevine giriyordu. Tarihin bu ironisini, herhâlde en iyi Can Yücel'in kendi muzip kalemi yazabilirdi.
Can Yücel cezaevinde de kendisi olmaya devam etti. Hücre, onu sustramadı; tam tersine, en yoğun şiirlerinden bazıları parmaklıklar ardında doğdu. Hapis, onun için bir suskunluk değil, başka bir konuşma biçimi oldu. Mahpus arkadaşlarına, gardiyanlara, dışarıdaki dünyaya seslenen dizeler yazdı.
İçeride yazdığı şiirler, sonradan 'Bir Siyasinin Şiirleri' adıyla kitaplaşacaktı. Kitabın adındaki 'siyasi', hem 'siyasi mahkûm' anlamına geliyor hem de devletin onu nasıl gördüğünü alaycı bir biçimde yüzüne çarpıyordu. Can Yücel, cezaevini bile bir nükteye çevirmenin yolunu buldu.
1974'te çıkarılan genel af, Can Yücel'in cezaevi günlerini sona erdirdi. On beş yıllık cezasının yalnızca bir bölümünü yatmış, affın kapsamına girerek özgürlüğüne kavuşmuştu. Demir kapıların ardından çıkan adam, sözünü hiç eğip bükmemiş, hiç pişmanlık duymamış bir şairdi.
Dışarı çıkar çıkmaz, cezaevinde yazdıklarını topladı ve 'Bir Siyasinin Şiirleri' adıyla yayımladı. Kitap, hapisliğin, baskının, adaletsizliğin şiiriydi; ama Can Yücel'in o vazgeçilmez muzipliğiyle, alaycılığıyla yazılmıştı. Acıyı bile bir kahkahaya bulayabilen ender şairlerdendi.
Aynı dönemde, 1973'te yayımlanan 'Sevgi Duvarı' kitabı da Can Yücel'in en sevilen yapıtlarından biri oldu. Kitaba adını veren 'Sevgi Duvarı' şiiri, zamanla onun en çok bilinen, en çok ezberlenen, en çok alıntılanan dizelerine dönüştü. 'Sevgi Duvarı', acının ve sevginin iç içe geçtiği o eşsiz Can Yücel tonunu taşıyordu.
Hapisten sonra İstanbul'a yerleşti ve gazeteciliğe de el attı. Vatan, Demokrat ve Söz gibi gazetelerde köşe yazıları yazdı. Köşesinde de tıpkı şiirindeki gibiydi: sivri, muhalif, esprili, kimseyi kayırmayan. Kalemini bir an olsun yumuşatmadı.
1974 sonrası, Can Yücel'in artık bütün Türkiye'nin tanıdığı bir isim olduğu dönemdir. 'Hapis yatmış şair' kimliği, onu hem bir efsaneye dönüştürdü hem de muhalif gençliğin gözünde bir sembol yaptı. Ama o, kendisini sembol ilan etmenin de dalgasını geçecek kadar muzip biriydi; hiçbir payeyi ciddiye almadı.
Can Yücel'in çevirmenliği, hiçbir yerde Shakespeare çevirilerinde olduğu kadar çarpıcı değildir. 'Hamlet'i, 'Fırtına'yı, 'Bir Yaz Gecesi Rüyası'nı Türkçeye kazandırdı; ama bunlara 'çeviri' demek, yapılan işi küçümsemek olur. Can Yücel, Shakespeare'i adeta yeniden Türkçe yazdı.
En ünlü örnek, 'Hamlet'in o bütün dünyanın ezbere bildiği dizesidir: 'To be, or not to be'. Can Yücel bunu kuru bir 'Olmak ya da olmamak' ile geçiştirmedi; Türkçenin damarına dokunan, sahnede gerçekten söylenebilecek, soluk soluğa bir karşılık aradı. Onun Shakespeare'i, İngiliz sahnesinden çıkıp Türk seyircisinin diline, kulağına, yüreğine yerleşti.
Bu cüretkâr çeviri anlayışı kimi zaman tartışma yarattı. Bazı eleştirmenler, Can Yücel'in metne fazla müdahale ettiğini, kendi sesini Shakespeare'in sesine karıştırdığını söyledi. Ama çok daha fazla okur ve tiyatrocu, onun çevirilerini bir armağan olarak gördü: çünkü o çeviriler yaşıyordu, nefes alıyordu, sahnede oynanabiliyordu.
Can Yücel yalnızca Shakespeare'le sınırlı kalmadı. Federico García Lorca'nın yakıcı İspanyol şiirini, Bertolt Brecht'in keskin Alman tiyatrosunu, Oscar Wilde'ı, dünya edebiyatının pek çok büyük ismini Türkçe söyletti. Her birinde aynı sihir vardı: yabancı metin, sanki hep Türkçe varmış gibi okunuyordu.
Çevirmen Can Yücel ile şair Can Yücel'i birbirinden ayırmak imkânsızdır. İkisi aynı kişidir: klasik filoloji eğitimi almış, birkaç dile hâkim, ama bütün o bilgiyi sokağın diliyle, muziplikle, cesaretle birleştiren bir usta. Onun çevirileri, Türkçenin neler yapabileceğinin en güzel kanıtları arasında durur.
1980'ler, Can Yücel için olağanüstü verimli yıllar oldu. Kitapları art arda yayımlandı; her biri, onun o tek ve taklit edilemez sesini biraz daha derinleştiriyordu. Artık olgun, kendinden emin, hiçbir modaya boyun eğmeyen bir usta vardı ortada.
Bu dönemin en dikkat çekici kitaplarından biri 'Rengâhenk'tir. Adı bile bir Can Yücel buluşuydu — 'renk' ile 'âhenk' kelimelerini birleştiren, hem renkli hem uyumlu bir dünyayı çağrıştıran bir kelime oyunu. Can Yücel, kitap adlarını bile birer minik şiire çevirirdi; 'Çok Bi Çocuk', 'Gökyokuş', 'Canfeda' gibi adlar onun zihninin nasıl durmadan oynadığını gösterir.
Şiirlerinde aşk, doğa, çocukları, ölüm, siyaset, dostluk, deniz iç içe geçti. Bir şiirinde en pervasız küfrü savuran adam, hemen ardından gelen dizede bir badem çiçeğinin inceliğini anlatabiliyordu. Bu genişlik, bu zıtlıkları aynı potada eritebilme yeteneği, onu çağdaşları arasında benzersiz kıldı.
Can Yücel'in şiiri, hiçbir zaman akademik çevrelerin onayını tam olarak kovalamadı. O, kürsülerin değil, sokağın, gençliğin, sıradan okurun şairi olmayı seçti. Şiir kitapları, başucunda taşınan, ezberlenen, sevgiliye yazılan, duvara asılan metinlerdi. Halk onu sahiplendi.
Bu yıllarda Can Yücel artık bir 'efsane' hâline gelmişti. Mizahı, hazırcevaplığı, fıkralaşan sözleri dilden dile dolaşıyordu. Bir röportajda, bir sohbette söylediği keskin laflar, neredeyse şiirleri kadar ünlüydü. Yaşayan bir Can Yücel efsanesi vardı; ama efsanenin kendisi, bütün bu şöhretle alay etmeyi sürdürüyordu.

1980'lerin sonunda Can Yücel, büyük şehrin gürültüsünü geride bıraktı ve Ege'nin en uç noktalarından birine, Datça'ya yerleşti. Ömrünün son on yılını burada, Eski Datça'nın taş evleri, badem ağaçları ve kekik kokulu yamaçları arasında geçirecekti.
Datça, Muğla'nın denize uzanan ince yarımadasının ucundadır; bir tarafı Ege, bir tarafı Akdeniz. Can Yücel için burası yalnızca bir tatil yöresi değil, bilinçli bir tercihti. Şehrin koşuşturmasından, protokolünden, gürültüsünden uzakta; denizle, doğayla, sessizlikle baş başa yaşamayı seçti. Bodrum'da turist rehberliği yaptığı genç yıllardan beri içinde taşıdığı o Ege sevgisi, sonunda bir yuvaya dönüşmüştü.
Datça yılları, Can Yücel'in en huzurlu ama hiç de durgun olmayan dönemiydi. Şiir yazmayı, yazılar kaleme almayı hiç bırakmadı. Her hafta 'Leman' dergisinde, her ay 'Öküz' dergisinde şiirlerini ve yazılarını yayımladı. Yani Ege'nin ucundan, bütün Türkiye'ye konuşmayı sürdürdü; sesi, kahkahası, muhalefeti hiç kesilmedi.
Datça evi, zamanla bir buluşma yerine dönüştü. Şairi görmek, onunla sohbet etmek, o efsanevi muhabbetin bir kıyısına oturmak isteyenler yarımadanın yolunu tuttu. Can Yücel, misafirperver, sıcak, hep şakacı bir ev sahibiydi; ama aynı zamanda kendi köşesini, kendi sessizliğini de korumayı bildi.
'Mekânım Datça Olsun', onun son kitaplarından birinin de adıdır ve adeta bir vasiyet gibidir. Can Yücel, hayatının nerede son bulacağını kendi seçmişti. Bahçesindeki bir taşa kendi imzasını kazıttı; o imza, bugün hâlâ orada, Datça'nın bir köşesinde, ziyaretçilere şairin burada yaşadığını fısıldıyor.
Can Yücel'in şiiri, kitap sayfalarına sığmayan bir hayata kavuştu. Dizeleri, kuşaktan kuşağa aktarılan, sevgililere yazılan, defter köşelerine düşülen, ezbere bilinen satırlara dönüştü. Bir şairin ulaşabileceği en yüksek başarı belki budur: halkın diline yerleşmek.
'Sevgi Duvarı', bu dizeler arasında en başta gelir. 'Sen miydin o, yalnızlığım mı yoksa' gibi satırlar, acının ve sevginin o eşsiz Can Yücel karışımını taşır. Sevgilisini, ölen yakınlarını, dostlarını anlatan şiirleri; en kırılgan, en içten anlarında bile o oyuncu zekânın izini taşır.
Can Yücel'in en çok sevilen yanlarından biri, en ağır acıyı bile bir muziplikle, bir tebessümle taşıyabilmesiydi. 'Hayatta üç şeyi çok sevdim' diye başlayan ünlü satırları, ölüm karşısında bile gülümseyen bir adamın bilgeliğidir. O, kederi yadsımadı; ama kederin insanı ezmesine de izin vermedi. Şiiri, hayata bir 'rağmen' sevgisiyle tutunmanın dili oldu.
Çocuklarına yazdığı dizeler ayrı bir yer tutar. 'Küçük Kızım Su'ya' yazdığı satırlar, bir babanın evladına duyduğu sınırsız sevgiyi ve onu bu zalim dünyaya bırakmanın kaygısını anlatır. Argonun, küfrün şairi, sıra sevdiklerine geldiğinde dünyanın en yumuşak sesine bürünürdü.
Doğa ve deniz de şiirlerinde hep canlıdır. Datça'nın bademleri, Ege'nin maviliği, kekik, zeytin, balık; bütün bu somut, dokunulur şeyler onun dizelerinde bir cennetin malzemesine dönüşür. Can Yücel okuru, bir şiiri okurken hem güler, hem düşünür, hem de denizin tuzunu damağında hisseder.

Can Yücel'in son yıllarına gırtlak kanseri gölge düşürdü. Sesiyle yaşamış, BBC'de mikrofona konuşmuş, sohbetiyle, kahkahasıyla, hazırcevaplığıyla tanınmış bir adam için bu hastalık ayrı bir acımasızlıktı. Ama o, hastalığını bile o bilinen mizahıyla karşıladı; sözünü, esprisini son ana kadar esirgemedi.
12 Ağustos 1999 gecesi, Can Yücel yaşamını yitirdi. Yetmiş üç yaşına bir hafta kala, doğum gününden hemen önce, çok sevdiği topraklarda hayata veda etti. Bütün Türkiye, en muzip, en muhalif, en sevilen şairlerinden birini kaybetmenin yasını tuttu.
Cenazesi, kendi seçtiği yere — Datça'ya — uğurlandı. En çarpıcı ayrıntı, tabutunu ve uğurlamayı süsleyen çiçeklerdi: günebakanlar. Can Yücel, hep güneşe dönen, sarı, neşeli, gösterişsiz bu çiçeği çok severdi. Onu siyah bir matem yerine, bir tarla dolusu güneş çiçeğiyle yolcu ettiler. Bu, şairin hayata bakışına yakışan bir vedaydı.
Datça İskele Mezarlığı'ndaki mezarı, kısa sürede bir 'türbe' gibi sahiplenildi. Yarımadaya gelenler, onun mezarını ziyaret etmeyi, başına bir çiçek bırakmayı, belki bir dizesini fısıldamayı bir gelenek hâline getirdi. Mezar taşı, devletin değil halkın armağan ettiği bir sevgiyle bezendi.
Can Yücel öldü; ama 'ölmek' kelimesi onun için her zaman tartışmalıydı. Çünkü bir şair, dizeleri okundukça yaşar. Onun cenazesinden geriye kalan o günebakan görüntüsü bile, ölümün bir karanlık değil, bir başka mevsim olabileceğini söyler gibiydi.


Can Yücel'in ölümünden sonra olan şey, pek az şairin başına gelir: zaman geçtikçe daha çok okundu, daha çok sevildi, daha çok genç tarafından sahiplenildi. O, bir 'klasik' raflarına kaldırılıp tozlanmadı; tam tersine, her yeni kuşakla birlikte yeniden gençleşti.
2000'lerin sonundan itibaren, internetin ve sosyal medyanın yükselişiyle Can Yücel adeta yeniden doğdu. Dizeleri, Türkiye'de en çok paylaşılan şiir alıntıları arasına girdi. Bir aşkın, bir ayrılığın, bir öfkenin, bir muzipliğin anlatımı için gençler hep onun satırlarına başvurdu. Kısa, vurucu, akılda kalan dizeleri, dijital çağın diline şaşırtıcı biçimde uydu.
Bunun bir nedeni, Can Yücel'in dilinin zaten 'sokağın dili' olmasıydı. Argo, gündelik konuşma, muziplik, lafı esirgememek — bütün bunlar, sosyal medyanın da temel diliydi. Yıllar önce yazılmış şiirler, sanki bugünün gencinin ağzından çıkmış gibi taze duruyordu. Can Yücel, geleceğin diliyle konuşmuş bir şairdi.
Ama bu popülerliğin bir gölgesi de oldu: internette dolaşan pek çok söz, yanlışlıkla Can Yücel'e mal edildi. Onun yazmadığı dizeler, onun imzasıyla paylaşıldı. Bu durum bile, aslında bir tür sevginin kanıtıdır — bir milletin söylemek istediği güzel, sivri, cesur her sözü, içgüdüsel olarak Can Yücel'e yakıştırması.
Bugün Datça'daki mezarı, Can Yücel Kültür Merkezi, adını taşıyan sokaklar ve festivaller, onun anısını canlı tutuyor. Ama asıl anıtı taştan değil: gençlerin telefon ekranlarında, defter köşelerinde, sevgiliye yazılan mesajlarda yaşayan dizeleridir. Hayata 'rağmen' tutunmayı, gülerek başkaldırmayı, sevgiyi pervasızca söylemeyi öğreten bir şair olarak, Can Yücel hiç yaşlanmadı.
Bir hayat. Bir sergi.
HoldHistory ile üretilmiştir.