
“Adını dünya matematiğine bir değişmez ve bir teorem olarak bırakan, bilimi para için değil ölümsüzlük duygusu için yapan Türk matematikçisi.”
Cahit Arf'ın hayatı, dağılan bir imparatorluğun çocuğunun nasıl evrensel bir matematik dehasına dönüştüğünün hikâyesidir. 1910'da Selanik'te doğdu; Balkan Savaşları ailesini İstanbul'a, ardından İzmir'e sürdü. Paris'te Saint-Louis Lisesi'ni iki yılda bitirdi, École Normale Supérieure'de okudu, Göttingen'de Helmut Hasse'nin yanında doktora yaptı. Doktora tezinden 'Hasse-Arf teoremi', savaş yıllarındaki çalışmalarından da topolojiyi dönüştürecek 'Arf değişmezi' doğdu. İstanbul Üniversitesi'nde ordinaryüs profesör oldu, TÜBİTAK'ın kuruluşunda öncülük etti, Princeton'daki Institute for Advanced Study'de ve Berkeley'de bulundu, ODTÜ'de emekli oldu. Bilimi bir kazanç aracı değil, sonsuzluğu kavramanın yolu olarak gördü. 26 Aralık 1997'de İstanbul'da öldü; 2009'dan bu yana adı ve formülü 10 Türk Lirası banknotunun üzerinde yaşıyor.
Cahit Arf, 11 Ekim 1910'da Osmanlı İmparatorluğu'nun en hareketli liman kentlerinden biri olan Selanik'te dünyaya geldi. Ege'nin kuzeyinde, Yahudilerin, Rumların, Türklerin ve Bulgarların aynı sokakları paylaştığı bu çok dilli kent, henüz imparatorluğun en canlı kültür merkezlerinden biriydi. Cahit, bu kozmopolit dünyanın son demlerine doğdu; çocukluğunun ilk yılları, bir devrin kapanışına denk geldi.
Babası Selanikli köklü bir aileden geliyordu; ailenin yaşamı, dönemin pek çok Osmanlı ailesi gibi memurluk, ticaret ve eğitim çevresinde dönüyordu. Cahit, öğrenmeye ve sayıların düzenine erken yaşta yatkın, meraklı bir çocuktu. Henüz dört yaşındayken eğitime başlatılması, ailenin oğullarının zekâsına verdiği önemin işaretiydi.
Ne var ki Cahit Arf'ın doğduğu yıllar, Selanik için sonun başlangıcıydı. Şehir, yüzyıllardır Osmanlı toprağıydı; ama Balkanlar'da biriken milliyetçilik dalgaları, kentin kaderini hızla değiştirmek üzereydi. Cahit henüz iki yaşına basmadan, bu dünyanın çatırdayan zemini ailesini bir göç yoluna çıkaracaktı.
Arf, ileride hayatını anlatırken çocukluğunu hep bir kayıp coğrafyanın anısı olarak hatırlayacaktı. Selanik, onun için doğduğu ama büyüyemediği bir kentti — Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu kuşağının pek çok ferdi gibi, Cahit Arf da bir 'göçmen çocuğu' olarak tarih sahnesine adım atıyordu.
Matematik tarihinde adı bir teoreme ve bir değişmeze dönüşecek olan bu çocuğun hikâyesi, böylece dağılmakta olan bir imparatorluğun gölgesinde başladı.
1912 yılında Balkan Savaşları patlak verdiğinde Cahit Arf henüz iki yaşındaydı. Birkaç ay içinde Selanik, Osmanlı İmparatorluğu'nun elinden çıktı ve Yunanistan'a bağlandı. Yüzyıllardır imparatorluğun parçası olan kent, bir gece içinde 'kaybedilmiş toprak' oldu.
Savaşın ve sınır değişikliğinin getirdiği belirsizlik karşısında Arf ailesi, pek çok Selanikli Türk aile gibi yurtlarını terk etmek zorunda kaldı. Soluğu, imparatorluğun başkenti İstanbul'da aldılar. Bu, küçük Cahit'in hayatındaki ilk büyük kopuştu; doğduğu kentin anısı, bundan sonra ona yalnızca anlatılarla ulaşacaktı.
İstanbul, savaş yıllarının baskısı altındaydı. Balkan göçmenleriyle dolup taşan kentte yokluk, hastalık ve belirsizlik hâkimdi. Arf ailesi de bu zor koşullar içinde yeni bir hayat kurmaya çalıştı. Cahit, dört yaşında Beşiktaş Sultanîsi'nde eğitime başladı — daha okuma yazmayı öğrenmeden, savaşın gölgesinde büyüyen bir kuşağın ferdiydi.
1915'te Cihangir ve Tophane semtlerini kül eden büyük yangın, aileyi yeniden taşınmaya zorladı. Bu kez Süleymaniye'ye yerleştiler ve Cahit, öğrenimine İstanbul Sultanîsi'nde devam etti. Çocukluğu, sürekli yer değiştiren, savaşın ve yangının dağıttığı bir kentin içinde geçiyordu.
Bu istikrarsız yıllar, ileride Arf'ın bilime bağlılığını biçimlendiren ilk derslerdi belki de: Dünya değişebilir, sınırlar yıkılabilir, evler yanabilir; ama zihnin kurduğu düzen — matematik — kimsenin elinden alamayacağı bir vatandı.
Birinci Dünya Savaşı'nın bitiminde, 1919 yılında Arf ailesi İzmir'e yerleşti. Ege'nin bu büyük liman kenti, Cahit'in çocukluğunun kalan bölümüne sahne olacaktı. Aile, savaşın yorgunluğundan sonra İzmir'de daha durağan bir hayat aradı; ancak bu yıllar da Türkiye için çalkantılıydı — İzmir, Kurtuluş Savaşı'nın en yakıcı cephelerinden birine dönüşecekti.
Cahit, İzmir'de ilkokul ve ortaokul yıllarını geçirdi. İşte bu okul sıralarında, hayatının yönünü belirleyecek o belirleyici karşılaşma yaşandı. Beşinci sınıftayken bir öğretmeni, küçük Cahit'in sayılara ve geometrik şekillere gösterdiği olağandışı ilgiyi fark etti.
Bu öğretmen, çocuğa sıradan ödevler vermek yerine Öklid geometrisinin zor problemlerini çözmesi için onu yüreklendirdi. Cahit, bu problemlerin içinde adeta bir oyun, bir keşif macerası buldu. Bir teoremi kanıtlamak, bir şeklin gizli orantısını bulmak, ona başka hiçbir uğraşın vermediği bir doyum veriyordu.
Arf, yıllar sonra matematiğe olan tutkusunun bu İzmir yıllarında, o öğretmenin teşvikiyle filizlendiğini anlatacaktı. Bir öğretmenin tek bir jesti — bir çocuğun yeteneğini görmek ve onu daha zoruna yönlendirmek — Türk biliminin geleceğini değiştirdi.
Bu bölüm, Cahit Arf'ın ileride eğitim üzerine geliştireceği felsefenin de tohumudur: Ona göre eğitim, ezber yaptırmak değil, çocuğu anlamaya ve kendi başına düşünmeye yöneltmekti. Bu inancı, kendi öğretmeninden aldığı o ilk teşvikin bir yankısıydı.
1926 yılında, henüz on altı yaşındayken Cahit Arf, ailesinin kararıyla eğitimine Fransa'da devam etmek üzere Paris'e gönderildi. Genç Cumhuriyet'in yeni kurulduğu, Avrupa'nın bilim ve kültür merkezlerine öğrenci yetiştirmeye büyük önem verdiği bir dönemdi. Cahit, Paris'in köklü öğretim kurumlarından biri olan Saint-Louis Lisesi'ne (Lycée Saint-Louis) yazıldı.
Saint-Louis Lisesi, özellikle matematik ve fen bilimlerinde Fransa'nın en seçkin yüksek okullarına öğrenci hazırlamasıyla tanınıyordu. Cahit için bu, bambaşka bir dünyaya açılan kapıydı: Disiplinli, rekabetçi ve son derece yüksek standartlı bir matematik eğitimi.
Genç Arf'ın olağanüstü yeteneği burada hemen göze çarptı. Normal koşullarda üç yıl süren lise programını yalnızca iki yılda tamamladı. Fransız eğitim sisteminin zorlu temposu, onu yıldırmak bir yana, içindeki matematik tutkusunu körükledi. Sayıların ve soyut yapıların dünyasında, kendini ilk kez gerçekten 'evinde' hissediyordu.
Paris yılları, Arf'ın yalnızca matematik bilgisini değil, düşünme biçimini de derinleştirdi. Fransız matematik geleneğinin titizliği, kanıta ve kesinliğe verdiği önem, genç adamın zihnine kazındı. Burada öğrendiği şey yalnızca teoremler değil, matematiğin bir düşünce disiplini olduğu gerçeğiydi.
1928'de, lise eğitimini tamamlayarak Türkiye'ye döndü. Henüz on sekiz yaşındaydı, ama önünde Avrupa'nın en parlak matematik kurumlarının kapısını aralayacak bir gelecek uzanıyordu.
Cahit Arf, 1928'de Türkiye'ye döndüğünde, devletin Avrupa'da yüksek öğrenim görecek öğrencileri seçmek için açtığı zorlu sınava girdi. Sınavdaki olağanüstü başarısı, ona az rastlanır bir ayrıcalık kazandırdı: Fransa'nın en seçkin iki yüksek okulunun — École Polytechnique ile École Normale Supérieure'ün — kapıları aynı anda ona açıldı.
École Polytechnique, mezunlarına devlet kademelerinde ve mühendislikte parlak, prestijli ve maddi açıdan tatmin edici kariyerler vaat ediyordu. École Normale Supérieure ise farklıydı; orası, her şeyden önce öğretmen ve bilim insanı yetiştiren bir kurumdu. Cahit Arf, tereddütsüz École Normale Supérieure'ü seçti.
Bu tercih, onun bütün hayat felsefesinin habercisiydi. Arf, daha gençliğinde, bilimi ve öğretmenliği maddi kazançtan üstün tutan bir idealist olduğunu ortaya koymuştu. Parlak bir mühendislik kariyeri yerine, sınıfta ders vermeyi ve matematiğin saf araştırmasını seçmişti. Bu seçim, ileride sık sık dile getireceği 'bilimi para için değil, bilim için yapmak' anlayışının ilk somut adımıydı.
École Normale Supérieure'de geçirdiği yıllar, Arf'ın matematik formasyonunu olgunluğa ulaştırdı. Fransız matematik okulunun en yetkin hocalarının elinden geçti; cebir, analiz ve sayılar teorisinin derinliklerine indi. Burada matematiği yalnızca öğrenmedi, onu yaratıcı biçimde düşünmeyi öğrendi.
1932 yılında École Normale Supérieure'deki yüksek öğrenimini tamamlayarak yeniden Türkiye'ye döndü. Artık genç Cumhuriyet'in hizmetine girmeye, öğrendiklerini kendi ülkesinde paylaşmaya hazırdı.
Cahit Arf, 1932'de Fransa'daki öğreniminin ardından Türkiye'ye döndüğünde, içten içe Anadolu'da, örneğin Kastamonu Lisesi'nde öğretmenlik yapmak istiyordu. Bilgisini ülkenin dört bir yanına taşımak, taşradaki gençlerle buluşmak gibi bir ideali vardı. Ancak Maarif Vekâleti'nin (Eğitim Bakanlığı) kararıyla İstanbul'a, Galatasaray Lisesi'ne atandı.
Galatasaray Lisesi, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan köklü bir kurumdu; Fransızca eğitim veren, ülkenin seçkin ailelerinin çocuklarını yetiştiren bir okuldu. Arf, burada matematik öğretmeni olarak göreve başladı. Kendisi de Fransız eğitim geleneğinden geldiği için, bu kurumun havasına kolayca uyum sağladı.
Galatasaray'daki bu dönem kısa sürdü — yaklaşık bir yıl. Ancak Arf'ın öğretmenliğe verdiği değer açısından önemliydi. O, ders vermeyi hiçbir zaman akademik kariyerin gölgesinde kalan ikincil bir uğraş olarak görmedi. Tam tersine, öğretmenliği matematikçi kimliğinin ayrılmaz bir parçası saydı.
Arf'a göre bir konuyu gerçekten anlamanın yolu onu öğretebilmekten geçiyordu. Öğrenciye bir teoremi aktarmak, o teoremi yeniden, en yalın haliyle düşünmeyi gerektiriyordu. Bu anlayış, onun ileride üniversite kürsülerinde de süregelen öğretme tutkusunun temelini oluşturdu.
Kısa Galatasaray döneminin ardından Arf, kariyerinin asıl mecrasına — üniversiteye — yöneldi. Önünde, hem Türkiye'de hem dünyada iz bırakacak bir akademik yolculuk uzanıyordu.
1933 yılı, Türk yüksek öğreniminin tarihinde bir dönüm noktasıydı. Eski Darülfünun kapatılmış, yerine modern bir kurum olarak İstanbul Üniversitesi kurulmuştu. Üniversite reformu, Avrupa'dan — özellikle Nazi Almanyası'ndan kaçan seçkin bilim insanlarının — Türkiye'ye davet edilmesiyle birlikte yürütülüyordu.
Cahit Arf, işte bu canlanma döneminde İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nin matematik bölümüne katıldı. Genç bir öğretim elemanı olarak, hem ders veriyor hem de matematiğin sınırlarında kendi araştırmasını derinleştirecek bir ortam arıyordu.
O yıllarda İstanbul Üniversitesi, Avrupalı sürgün profesörler sayesinde olağanüstü bir bilimsel zenginlik yaşıyordu. Arf, bu uluslararası ortamda hem öğreten hem öğrenen biri oldu. Matematiğin Almanya'da, Fransa'da ulaştığı en güncel düzeyle yakın temas kurma fırsatı buldu.
Ancak Arf, sıradan bir öğretim üyesi olarak kalmak istemiyordu. Avrupa'da gördüğü matematik araştırmasının ne kadar ileri gittiğini biliyordu ve kendi katkısını yapabilmek için o cephede yer almak istiyordu. Bunun yolu da bir doktoradan, hem de matematik dünyasının en güçlü merkezlerinden birinde yapılacak bir doktoradan geçiyordu.
Bu özlem, onu birkaç yıl içinde Almanya'ya, matematik tarihinin efsane kenti Göttingen'e götürecekti. İstanbul'daki bu ilk yıllar, dünya çapında bir keşfe atılacak adımın hazırlığıydı.
1937 yılında Cahit Arf, doktora çalışması yapmak üzere Almanya'ya, Göttingen Üniversitesi'ne gitti. Göttingen, matematik dünyasında neredeyse mistik bir ağırlığa sahip bir isimdi: Gauss'tan Riemann'a, Hilbert'ten Emmy Noether'e kadar tarihin en büyük matematikçilerinin yürüdüğü koridorlardı bunlar.
Arf, doktora danışmanı olarak çağının en önemli sayılar teorisi uzmanlarından biri olan Helmut Hasse'yi seçti. Hasse, cebirsel sayılar teorisinde, özellikle cisim genişlemeleri ve dallanma (ramification) kuramında derin çalışmalarıyla tanınıyordu. Arf'ın matematiksel zekâsı ve özgün bakışı, Hasse'nin dikkatini hızla çekti.
Doktora çalışmasında Arf, sayılar teorisinin en ince konularından birine, cisim genişlemelerindeki dallanma davranışına eğildi. Bir asal sayının, daha büyük bir sayı cismine geçtiğinde nasıl 'dallandığını' — yani nasıl ayrıştığını — inceledi. Bu çalışmanın sonunda ortaya çıkan derin sonuç, bugün matematik literatüründe 'Hasse-Arf teoremi' olarak anılır.
Hasse-Arf teoremi, dallanma gruplarının yüksek mertebeli sıçramalarının belirli rasyonel sayılarda gerçekleştiğini ortaya koyar; sınıf cisim kuramının ve yerel cisimlerin incelenmesinde temel bir araçtır. Bir Türk matematikçinin adının, Almanya'nın en büyük sayılar teorisi uzmanının adıyla yan yana bir teoreme yazılması, Türk biliminin uluslararası sahnedeki ilk büyük imzalarından biriydi.
Arf, doktorasını 1938'de tamamladı. Ancak Göttingen'deki verimli zihinsel ortam onu hemen bırakmadı; çalışmalarını bir süre daha Almanya'da sürdürecek, bu sırada matematik tarihine geçecek ikinci büyük buluşunun temellerini atacaktı.
Cahit Arf, doktorasını tamamladıktan sonra Göttingen'de bir süre daha kaldı ve Helmut Hasse'nin de yönlendirmesiyle yeni bir soruna eğildi: karakteristiği 2 olan cisimler üzerindeki kuadratik formların sınıflandırılması. Bu, ilk bakışta son derece teknik ve dar görünen bir problemdi; ama Arf'ın çözümü, matematiğin bambaşka alanlarına uzanacaktı.
Kuadratik formlar — yani ikinci dereceden çok değişkenli ifadeler — matematiğin temel nesnelerindendir. Ernst Witt gibi matematikçiler, bu formların kuramını büyük ölçüde geliştirmişti. Ancak bu kuram, 'karakteristik 2' denilen özel durumda, yani 1+1=0 olan cisimlerde çöküyordu: Klasik araç olan diskriminant burada işe yaramıyordu. İşte Arf, bu boşluğu kapatmak için yola çıktı.
Arf, karakteristik 2'deki kuadratik formları başarıyla sınıflandırdı ve diskriminantın yerini alacak yeni bir değişmez — bir 'invaryant' — tanımladı. Bu değişmez, iki kuadratik formun denk olup olmadığını ayırt etmeyi sağlıyordu. Matematik dünyası bu yeni nesneye onun adını verdi: 'Arf değişmezi' (Arf invariant).
Bu cebirsel buluşun en şaşırtıcı yanı, yıllar sonra yaşandı. Arf değişmezi, başlangıçta tamamen soyut bir cebir kavramıyken, geometrinin en soyut dallarından biri olan topolojide kilit bir araca dönüştü. Çok boyutlu yüzeylerin — manifoldların — sınıflandırılmasında, 'cerrahi teorisi' (surgery theory) gibi ileri alanlarda Arf değişmezi vazgeçilmez oldu.
Böylece Cahit Arf, bir Türk matematikçinin adını dünya matematiğinin sözlüğüne kalıcı biçimde yazdırdı. 'Arf invariant' bugün dünyanın her üniversitesinde, cebirsel ve diferansiyel topoloji derslerinde okutulan bir terimdir — ve arkasında, Selanik'te doğmuş, İzmir'de keşfedilmiş bir zihnin emeği vardır.
Cahit Arf, 1940 yılında Almanya'daki çalışmalarını tamamlayarak Türkiye'ye döndü ve İstanbul Üniversitesi'ndeki görevine yeniden başladı. Artık dünya çapında bir teoreme ve özgün bir değişmeze imza atmış bir matematikçiydi; ülkesine, uluslararası matematik camiasında saygın bir yer edinmiş olarak dönüyordu.
İstanbul Üniversitesi'ndeki akademik yükselişi hızlı oldu. 1943'te profesörlüğe, 1955'te de Türk üniversite geleneğinin en üst akademik unvanı olan ordinaryüs profesörlüğe yükseldi. 'Ordinaryüs' unvanı, o dönemde yalnızca alanında en yetkin sayılan, eserleriyle kürsüsünü temsil eden bilim insanlarına verilirdi.
Arf, bu yıllarda yalnızca araştırma yapan bir bilim insanı değil, aynı zamanda bir kürsü hocasıydı. Derslerinde matematiği ezberletmek yerine düşündürmeye, öğrenciyi kavramların kendisiyle yüzleştirmeye özen gösteriyordu. Onun için bir teoremi öğretmek, o teoremin nasıl 'bulunduğunu' yeniden yaşatmaktı.
Uluslararası tanınırlığı da bu yıllarda pekişti. 1949'da Amerika Birleşik Devletleri'nde Maryland Üniversitesi'nde misafir profesör olarak bulundu. 1956'da Almanya'daki Mainz Bilimler Akademisi onu muhabir üye seçti — bir Türk matematikçi için son derece prestijli bir onurdu bu.
Arf, İstanbul Üniversitesi'nde yaklaşık yirmi yıl boyunca bir matematik kuşağı yetiştirdi. Türkiye'de modern matematik araştırmasının kök salmasında, onun bu kürsüde geçirdiği yıllar belirleyici oldu. Ancak 1962'de, kariyerinde yeni bir sayfa açmak üzere bu köklü kurumdan ayrılacaktı.
1948 yılı, Cahit Arf'ın hem bilime kurumsal katkısının hem de aldığı takdirlerin bir simgesi oldu. Bu yıl, Türkiye'de matematiğin örgütlü bir topluluk olarak gelişmesi için Türk Matematik Derneği'nin kuruluşunda kurucu üyeler arasında yer aldı.
Türk Matematik Derneği, matematikçileri bir araya getiren, bilimsel toplantılar düzenleyen, yayınlar yapan ve Türkiye'de matematik kültürünü yaygınlaştıran bir çatı olacaktı. Arf, bu derneğin yalnızca kurucusu değil, ileride iki ayrı dönemde başkanı olarak da uzun yıllar emek verdi. Onun için bilim, tek tek dehaların değil, bir topluluğun ortak emeğinin ürünüydü.
Aynı dönemde Arf'ın bilimsel çalışmaları ulusal düzeyde de takdir gördü. 1948'de, dönemin en saygın bilim ödüllerinden biri olan İnönü Armağanı'na layık görüldü. Bu ödül, genç Cumhuriyet'in kendi yetiştirdiği bir bilim insanının uluslararası başarısını tescil eden önemli bir jestti.
Arf'ın bu yıllardaki duruşu, onun bilim anlayışının özünü yansıtıyordu: Bilim, hem bireysel bir yaratıcılık hem de kurumsal bir dayanışma işiydi. Bir matematikçi yalnız çalışırken bile, kendinden önce gelenlerin ve kendinden sonra gelecek olanların bir halkasıydı.
Türk Matematik Derneği'nin kuruluşundaki bu öncü rol, Arf'ın Türkiye'de bilim kurumlarını inşa etme çabasının yalnızca başlangıcıydı. Önümüzdeki yıllarda, çok daha büyük bir kurumun — TÜBİTAK'ın — temellerini atacaktı.
1963 yılı, Türkiye'de bilimin kurumsallaşması açısından bir milat oldu: Bu yıl, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu — TÜBİTAK — kuruldu. Ülkenin bilimsel ve teknolojik araştırmasını planlayacak, destekleyecek ve yönlendirecek bu kurumun doğuşunda Cahit Arf'ın öncü bir rolü vardı.
Arf, TÜBİTAK'ın kurulması fikrini destekleyen ve kurumun temel ilkelerinin biçimlenmesine katkıda bulunan bilim insanları arasındaydı. Ona göre Türkiye, bilimi yalnızca tek tek üniversitelerin ya da bireysel araştırmacıların çabasına bırakamazdı; ülkenin kalkınması, planlı ve desteklenmiş bir bilim politikasını gerektiriyordu.
Kuruluşunun ardından Arf, TÜBİTAK'ın Bilim Kurulu başkanlığını üstlendi ve bu görevi uzun yıllar sürdürdü. Bilim Kurulu, kurumun bilimsel yönelimini belirleyen en üst organdı; hangi alanlara öncelik verileceği, araştırmaların nasıl destekleneceği gibi temel kararlar burada alınıyordu.
Arf bu görevde, bilimi siyasi ve günlük kaygılardan olabildiğince bağımsız tutmaya çalıştı. Onun anlayışında bilim, kısa vadeli faydaların değil, uzun soluklu bir merakın ve anlama çabasının ürünüydü. TÜBİTAK'ın genç araştırmacılara burs vermesi, bilimsel yayınları desteklemesi, onun bu vizyonunun somut yansımalarıydı.
Cahit Arf'ın TÜBİTAK'taki bu öncü rolü, onun mirasının yalnızca teoremlerden ibaret olmadığını gösterir. O, aynı zamanda Türkiye'de bilimin kurumsal zeminini kuran kuşağın önde gelen isimlerinden biriydi — ardından gelecek nesillere yalnızca formüller değil, bir bilim altyapısı bıraktı.
1964 yılında Cahit Arf, dünya biliminin en seçkin araştırma kurumlarından biri olan, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Princeton'da bulunan Institute for Advanced Study'ye (İleri Araştırmalar Enstitüsü) davet edildi. 1964-1966 yılları arasında bu enstitüde araştırmacı olarak çalıştı.
Institute for Advanced Study, sıradan bir üniversite değildi. Albert Einstein'ın, Kurt Gödel'in, John von Neumann'ın çalıştığı bu kurum, dünyanın en parlak zihinlerini hiçbir ders yükü olmadan, yalnızca düşünmek ve araştırmak için bir araya getiriyordu. Buraya davet edilmek, bir bilim insanı için en yüksek uluslararası tanınma biçimlerinden biriydi.
Arf, Princeton'da matematiğin en güncel sorunlarıyla, dünyanın dört bir yanından gelen seçkin meslektaşlarıyla yan yana çalıştı. Bu ortam, onun çalışmalarını dünya matematiğinin ana akımıyla doğrudan temasta tutuyordu. Arf değişmezinin topolojideki yankıları da bu yıllarda giderek genişliyordu.
Princeton dönemi, aynı zamanda Arf'ın bilim insanı kimliğinin dünya ölçeğinde ne kadar saygın olduğunu gösteriyordu. Selanik'te doğmuş, savaş yıllarında İstanbul ve İzmir'de büyümüş bir matematikçi, artık dünyanın en üst düzey bilim merkezinin bir parçasıydı.
Enstitüdeki görevinin ardından Arf, Kaliforniya Üniversitesi'nin Berkeley kampüsünde de bir süre bulundu. Ancak bütün bu uluslararası imkânlara rağmen, Arf'ın gönlü ülkesindeydi. 1967'de Türkiye'ye dönmeye ve birikimini yeniden kendi öğrencileriyle paylaşmaya karar verdi.
Cahit Arf, 1967 yılında Princeton ve Berkeley'deki yıllarının ardından Türkiye'ye döndü. Bu kez İstanbul'a değil, başkent Ankara'ya yerleşti ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ) göreve başladı. Yenilikçi, İngilizce eğitim veren ve uluslararası standartları hedefleyen ODTÜ, Arf gibi dünya çapında bir bilim insanı için doğru adresti.
Arf, ODTÜ'de matematik bölümünün gelişiminde önemli bir rol oynadı. Dünyanın en büyük araştırma merkezlerinde bulunmuş bir hoca olarak, genç Türk matematikçilere hem bilgi hem de uluslararası bir ufuk taşıdı. Onun varlığı, ODTÜ matematik bölümünün saygınlığını yükseltti.
Öğrencileri, Arf'ın derslerinde yaşadıkları o özel deneyimi sık sık anlattılar. Arf, tahta başında bir teoremi anlatırken, çoğu zaman onu ezberden 'aktarmaz', adeta o anda yeniden 'keşfederdi'. Bir adımda takıldığında geri çekilir, düşünür ve kanıtı sınıfın gözü önünde yeniden kurardı. Öğrenciler böylece matematiğin bitmiş bir ürün değil, canlı bir düşünme süreci olduğunu görürdü.
Arf için matematik öğretmenin amacı, hazır sonuçları belletmek değil, öğrencide o keşif duygusunu uyandırmaktı. Ezbere dayalı eğitime şiddetle karşıydı; çocukların ve gençlerin 'anlamaya' yönelmesini, kavramları kendi zihinlerinde yeniden kurmasını isterdi. Ona göre asıl bilim de buydu.
ODTÜ yılları, Arf'ın bir öğretmen olarak en olgun dönemiydi. 1980'de bu üniversiteden emekli oldu; ama bıraktığı iz, yetiştirdiği öğrenciler ve aşıladığı bilim anlayışı aracılığıyla kuşaklar boyu sürecekti.

Cahit Arf 1980'de ODTÜ'den emekli olduğunda, ardında yalnızca teoremler değil, açık seçik bir bilim ve hayat felsefesi de bırakıyordu. Bu felsefe, gençliğinde École Normale Supérieure'ü seçtiği günden beri tutarlılıkla taşıdığı bir duruştu.
Arf, bilimin para kazanmak için yapılmaması gerektiğini her fırsatta dile getirirdi. Ona göre Türkiye'de çoğu zaman bilgi, satılacak bir mal gibi ele alınıyordu; oysa bu, bilimin kendisi değildi. Gerçek bilim, kazanç beklentisinden bağımsız, saf bir anlama ve merak çabasıydı. Bu yüzden eğitimin amacının da çocukları ezberden kurtarıp anlamaya yöneltmek olduğunu savunurdu.
Arf'ın matematik sevgisinin altında, son derece kişisel ve neredeyse şiirsel bir gerekçe yatıyordu. 'Matematik tümevarımsal bir bilimdir,' derdi, 've bu bilim sonsuz kümeler için geçerlidir. Bu sonsuzlukları tümevarımla kavrarız ve kavradığımızda sonsuzluğu hissederiz.' Ona göre bu duygu, insana ölümü unutturuyordu.
'Herkes kendini ölümsüz hissedeceği bir alanda çalışmak ister,' diyordu Arf; 'ben kendimi matematikte ölümsüz hissettim.' Bu söz, onun bütün hayatının özetiydi: Matematik, onun için bir meslek değil, sonsuzlukla kurulan bir bağdı; ölümün ötesine geçmenin bir yoluydu.
İstanbul'un Kadıköy semtindeki bir duvara yıllar sonra resmedilecek olan o ünlü çağrı da bu felsefenin yankısıydı: 'Gerçekten evrenin sırrını arıyorsanız, benim yaptığım gibi sayılara gelin.' Cahit Arf, geride bıraktığı her öğrenciye, her okura işte bu daveti bırakmıştı.
Emeklilik yılları, Cahit Arf için dinginlik kadar takdir de getirdi. Bir ömür boyu süren bilimsel emeği, hayatının son döneminde art arda gelen onurlarla taçlandı. Bu onurlar, onun hem ulusal hem uluslararası ölçekte ne kadar saygın bir bilim insanı olduğunu bir kez daha gösteriyordu.
Arf, akademik kariyeri boyunca çeşitli üniversitelerden onursal doktora unvanları aldı: İstanbul Teknik Üniversitesi (1979), Karadeniz Teknik Üniversitesi (1980) ve uzun yıllar emek verdiği Orta Doğu Teknik Üniversitesi (1981) ona bu onuru verdi. Türkiye'nin köklü yüksek öğretim kurumları, bir bilim insanına gösterilebilecek en içten saygıyı sunuyordu.
Aralık 1993'te Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Cahit Arf'ı Şeref Üyesi seçti. Bu, Türk bilim camiasının onu adeta yaşayan bir efsane olarak tanıması anlamına geliyordu. TÜBİTAK Bilim Ödülü'nü ise çok daha önce, 1974'te kazanmıştı.
Şubat 1994'te ise Fransa, Arf'ı 'Commandeur des Palmes Académiques' (Akademik Palmiyeler Komandörü) nişanıyla onurlandırdı. Fransa'nın eğitim ve bilime katkıda bulunanlara verdiği bu seçkin nişan, Arf'ın gençliğinde Paris'te aldığı eğitimle örülen bağın, ömrünün sonunda kapanan bir çember gibi geri dönüşüydü.
Bu onurlar, Cahit Arf'ın hayatının bilançosuydu: Selanik'te başlayan, Paris'te ve Göttingen'de olgunlaşan, İstanbul, Princeton ve Ankara'da meyve veren bir ömür. Artık seksen yaşını aşmıştı; ama adı, çoktan kendi yaşamının ötesine geçmişti.

Cahit Arf, 26 Aralık 1997 günü, İstanbul'un Bebek semtinde, geçirdiği bir kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu. Seksen yedi yaşındaydı. Selanik'te, dağılmakta olan bir imparatorluğun gölgesinde başlayan hayatı, modern Türkiye Cumhuriyeti'nin neredeyse bütün tarihine tanıklık ederek son buldu.
Arf'ın ölümü, Türk bilim camiasında derin bir yas yarattı. Cenaze töreni, hayatının yaklaşık otuz yılını verdiği İstanbul Üniversitesi'nde düzenlendi. Meslektaşları, öğrencileri ve onu yetiştirdiği matematikçi kuşakları, bu büyük hocayı son yolculuğuna uğurlamak için bir araya geldi.
Cahit Arf, İstanbul'daki Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Mezar taşına, bir matematikçinin kimliğine en yakışan iz olarak, onun adını taşıyan formülün — Arf değişmezinin — kazınması, bilim dünyasının ona gösterdiği sembolik bir saygı oldu.
Geride bıraktığı miras, herhangi bir bilim insanınınkinden çok daha kalıcıydı. 'Arf değişmezi', 'Hasse-Arf teoremi', 'Arf halkaları' ve 'Arf kapanışı' — bu terimlerin her biri, dünyanın matematik literatüründe onun adını sonsuza dek yaşatacaktı. Bir Türk matematikçinin adı, artık matematiğin ortak dilinin bir parçasıydı.
Arf'ın kendi sözleri, ölümünün üzerine düşen en doğru cümleler oldu: O, matematikte kendini ölümsüz hissetmişti. Ve gerçekten de, bedeni 1997'de toprağa verildiyse de, zihninin ürünleri her gün dünyanın bir yerinde, bir kara tahtada, bir teoremde yaşamaya devam etti.


Cahit Arf'ın ölümünden on iki yıl sonra, Türkiye onun hatırasını her gün milyonlarca elin değdiği bir nesneye taşıdı. 1 Ocak 2009'da tedavüle giren yeni 10 Türk Lirası banknotunun arka yüzüne, Cahit Arf'ın portresi yerleştirildi.
Banknotun üzerinde yalnızca Arf'ın yüzü değil, aynı zamanda onun matematiğe armağan ettiği o soyut nesne — Arf değişmezinin formülü — de yer aldı. Böylece sıradan bir kâğıt para, bir matematik buluşunu cebine taşıyan bir kültürel simgeye dönüştü. Türkiye, bir matematikçiyi ulusal hafızasının görünür bir parçası yapmıştı.
Bu jest, Arf'ın hayatı boyunca savunduğu bir fikrin sembolik bir karşılığı gibiydi. O, bilimin günlük hayattan kopuk, elitlere ait bir uğraş olmamasını isterdi. Şimdi, onun formülü bir pazardaki alışverişte, bir öğrencinin harçlığında, bir işçinin yevmiyesinde elden ele dolaşıyordu.
Banknot, aynı zamanda öğretmenler için de bir araca dönüştü. Türkiye'nin pek çok matematik sınıfında öğretmenler, cüzdanlarından bir 10 liralık çıkarıp 'işte bu adam ve yanındaki formül' diyerek Arf'ı anlatmaya başladı. Soyut bir matematik kahramanı, böylece somut bir biçimde gençlerle buluştu.
Arf, kendini matematikte ölümsüz hissettiğini söylemişti. Ölümünden yıllar sonra, adı bir teoreme, bir değişmeze ve bir ulusun parasına kazınmış olarak, bu ölümsüzlük artık yalnızca bir duygu değil, görünür bir gerçekti. Selanik'te doğan göçmen çocuk, Türkiye'nin ortak hafızasında kalıcı bir yer edinmişti.
Bir hayat. Bir sergi.
HoldHistory ile üretilmiştir.