1990'ların başı, Türkiye için yine gergin yıllardı ve Ahmet Kaya bu gerginliğin tam ortasındaydı. Sözünü esirgemeyen, ezilenlerin yanında duran, adaletsizliği yüksek sesle eleştiren bir sanatçı olarak, sürekli bir baskı ortamında yaşıyordu. Şarkıları kimi zaman yayın yasaklarıyla karşılaştı, konserleri zorluklarla yapıldı. O yıllarda yaşanan bir olay, bu baskının absürtlüğünü de gözler önüne serer: kullandığı otomobil bir dönem el konulmak istendiğinde, Ahmet Kaya'nın bu duruma gösterdiği tavır, onun mizahını ve eğilmez gururunu yansıtıyordu — gerekirse eşeğe biner, yine de yoluna devam ederdi. Bu sözler, onun maddî hiçbir şeyi sanatının ve onurunun önüne koymadığını anlatıyordu. Ahmet Kaya, bu dönemde de albüm üretmeyi sürdürdü; 'Başım Belada', 'Dokunma Yanarsın' gibi albümlerle dinleyicisiyle buluşmaya devam etti. Baskı arttıkça, halkın ona olan sevgisi de arttı. Çünkü insanlar, onun şarkılarında kendi söyleyemediklerini, kendi öfkelerini ve umutlarını buluyordu. Ama bu sevgi, aynı zamanda bir hedef tahtası anlamına da geliyordu. Bir sanatçının bu kadar sevilmesi ve bu kadar net konuşması, kimi çevreler için rahatsız ediciydi. Ahmet Kaya, yıllar boyunca hem siyasi baskının hem de medyanın değişen rüzgârlarının arasında kaldı. Bütün bu zorluklara rağmen Ahmet Kaya geri adım atmadı. Onun için sanat, riski göze almak demekti. Yoksulluğun, sürgünün, baskının dilini bilen bir adam olarak, kolay yolu seçmedi. Bu duruş, ona hem büyük bir hayran kitlesi hem de ilerideki en büyük krizini hazırlayacaktı.